Pazar, Aralık 16, 2012

I'll be waiting


En iyi arkadaşım bir yazı yazdı, bir dergide yayınlanması için. Elbette ki bana okumam için, ne düşündüğümü söylemem için gönderdi..

Bu yazı, arkadaşımın yazdığına yorumum...

"Okudum ve çok rahatsız oldum. Çok öznel bir yorum yapıyorum ama bende yarattığı tepki bu. Beklemeyi, ummayı, hayatının merkezine koymuş biri olarak rahatsız oldum.
Beklenti, beklemek, ummak, hayal etmek.. Evet bazen dipsiz bi kuyu gibi ama gerçek denen şeyle yaşamaktan bin kat daha iyi.
Koskocaman, büyük bir yalan beklemek. Hiç inkar etmedim. İnsanın elini kolunu bağlar, evet dediğin gibi eylemsizdir.
Ama her gün yataktan kalkmamı sağlıyorsa, bazen durup dururken gülümsetiyorsa varsın yalan olsun, varsın gerçekleşmesin. O basit gülümseme hiç bir şekilde anlamsız değil, eğer beklediğin şey gerçekten gelmişse bir anlık olmaz zaten senin için...
Beklenti, umut, hayal.. bunların hiç biri hedef değil. Hedef ettiğin şey materyeldir; madalyadır, sertifikadır, yüzüktür.  O yüzden indirgeyemezsin somuda umut etmeyi.
Beklentiyi düşük tutmak demişsin, ya da derler ya ''en az umduğun zaman bulur seni beklediğin.. Az da olsa umut vardır her ikisinde de..'Düşük'tür, ya da 'az'dır ama hep vardır.
Bu hafta (12.bölüm)şans o ya 'Şubat'ta da umuttan bahsettiler. Bak Aziz Bey ne demiş:

"Umut etmek bir insanın başına gelebilecek en kötü şeydir çünkü acıyı artırır" diyenler yanlış söylemişler. Umut acıyı artırmaz.Çünkü umut etmek son noktadır. Zaten o kadar acı çekiyosundur ki, yaşamak için elinde kalan tek şey umut etmektir. Ondan sonrası yoktur. Her şeye yeniden başlamak.. bu ihtimal insanı hayatta tuttar. Umut etmeyi aşağılayanlar yeniden başlayamaz. Onlar yeniden başlamaya cesaret edemeyen korkaklardır. Onlar dünyada iyiliğin bittiğini zannederler. Yanılırlar. Onlar umut etmeyi bırakanlardır. Beklediğinin gelmeme ihtimalini göze alma pahasına umut etmeye devam etmek...İşte bu yüzden hem bıçaktır hem yaradır umut etmek. Bıçağına kendi yaranı deşersin, eğer cesaretin varsa. Peki yarana bakmaya cesaretin var mı?
Heh, yara işte o gerçeğin tam da kendisi. Umut eden bir yalanın, bir hayalin içinde yaşıyorsa zaten gerçeği çoktan idrak etmiş demektir, zaten gerçek her an peşindedir ki.

Elif Şafak'ın Aşk kitabından 33. ve 35.  kural:
33) Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen bir hiç ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömeleği tutan dışandaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil,hiçlik bilincidir. 
35) Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı. Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla; insan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

Beklemek tezatlığın tam da içinde yaşamaktır.Dediğin gibi elde hiçlikten başka bir şey yoktur. O hiçlik ve tezat, gerçekle hayalin, varla yokluğun arasında bir şey , bıçakla yaranın bir olması gibi. Ama o hiçlik tutar insanı işte ayakta, o tezatlık verir yaşama devam gücünü. Hayat bir 'zero-sum game' değil. Sırf çocuk oyunları değil, bütün hayat kazanan ya da kaybedenin olmadığı bir oyun. Beklemek de bu belirsizliğin içinde daha büyük bir belirsizlik.

Leyla ile Mecnun'da (44.bölüm)  Fuzuli der ki : "ki beklemek en korkunç halidir yaşamanın"

Dediğin gibi olumsuzdur beklemek, elinde hiç bir şey kalmadığının apaçık resmidir.. Ama umut edersen kalkıp devam edersin bir sonraki güne...
Sen hedef ile beklentiyi (beklemeyi, umut etmeyi) karıştırmışsın. Hedef hırsı, azmi gerektirir, beklemek ise sabrı.. "Beklemek zamanın ta kendisidir" (Leyla ile Mecnun 72.bölüm). Taa 24 Şubat 2011'de yazdığım yazı 'J'attends' da da dediğim gibi, hep bekliyoruz, beklemek hayatın ta kendisi.... "



Perşembe, Kasım 08, 2012

Gamsız, vicdansız...Ben sensiz ne yaparım şimdi söyle???

Gamsız, vicdansız!!!
Dert yandığım kişi sensin kalbim!!
İhanete uğradım senin tarafından!!!

Hani aşık olmak istiyordun, hani biri senle ilgilenirse aşık olacaktın hani??? Yalancı!!!!!

Daha laf ederdim sana ama etmiyorum.. Ne kadan da ruhsuz, sert, umursamaz bir şeymişsin sen be! Nerede benim o bildiğim saf, yumuşak, bekleyen, umutlu, aşk için yanıp tutuşan gönül?

Çok hayal kırıklığına uğrattın beni.. Çok.....

1 hafta sonra gelen edit: Sevgili kalbim, böyle davranmakta haklıymışsın, takdir ettim seni.... Demek ki işini biliyormuşsun, herkese kendini kaptırmıyormuşsun...

Cuma, Eylül 21, 2012

Bu yüzden her gece ben...

Her akşam okuldan ya da stajdan dönerken kendimi hep bir  şeyi düşünürken buluyorum..

Ya metrodan inip siteye doğru yürürken ya da sitenin içine girince birden aklıma,kanıma,kalbime giriyor.

Yürürken birden hayal ediyorum ki sevdiğim adam beni evde bekliyor, ben işten geliyorum o ise çoktan gelmiş. Birden adımlarımı hızlandırdığımı farkediyorum, suratımdaki şapşal sırıtmayı saymıyorum bile...

Eve giricem, üstümü değiştiricem, sonra o koltukta televizyon seyreden adamın yanına sokulucam, ona sarılıcam.. O anda, bütün dert, tasa her şey biticek... Sadece o ve ben, ve bizim dünyamız... Bense sonra ona sarılmış halde çoktan uykuya dalıcam farkında olmadan, huzurla...

İşte evime her akşam böyle geliyorum, nihayet huzur, rahatlık, sevgi bulmaya diye...

Şimdilik düşüncesi yetiyor...

Perşembe, Eylül 06, 2012

Açık hayran mektubu...


Çok sevgili Burak Aksak, Burak ya,
Sen çok değerli bi insanmışım bunu gördüm. Yani şimdi doğruyu söylemek gerekirse, yolda görsem dönüp bakıcağım adam değilsin. (kaldı ki ben de dönüp bakılacak kadın değilim neyse) Ya da şöyle diyim, yolda görsem "kesin ergen bu ya" derim. Tipin öyle şimdi..
Seni övme konusuna geri dönersek, ben mesela sen her gün bi twit at diye bekliyorum. Ne bilim güzel işte.. Bu yalnız adam modunu kendimdeki yalnız kadın moduna bağlıyo olabilirim. olabilir..
Yalnız şurada anlaşalım ben martıları seviyorum. Aslında ben de gıcık olurdum onlara. Sabah, öğle, akşam, gece hep 'gayk gayk gayk' uyutmazlardı beni. Ama biliyo musun insan deniz kenarı olmayan bi yere gelince en çok onları özlüyomuş. Bi nevi haber kuşuymuş onlar. Denizin varlığını getiren, o yakında diyen, kokusunu getiren oluyorlarmış.
Ben bi kaç ay önce diyodum ki " Burak Aksak'la kanka olmak istiyorum ben ya".. Şimdi demiyorum. Nedeni benim hiç bir şekilde edebiyat bilmez halim. Yani geyik bi yere kadar ki ben sana diyim benim çekingenliğim tutar senin yanında, geyik ne kelime ağazımdan bi kelime bile çıkmayabilir.  Ama garip bi şekilde bu yalnızlık geyiği konusunda aynı kafa yapısına sahip olduğumuz konusunda bi kanaatim var. Ama kesin fostur...
Ne bilim kanka olsak güzel olurdu ya..
Bilin mi seni taa temmuz sonu gördüm Beyoğlu'nda. Vallahi takip edicektim de şöyle bi kaç metre yanımda bi sürü ABD li genç dimağ vardı. Bi türk olsaydı yanımda, kolundan tuttuğum gibi sürüklerdim peşimden. Kimse seni gördüğümde yaşadığım sevinci anlamadı ona yanarım...Bildiğin celebrity olmuşsun sen yalnız..
Sen kitap yazsan okurum ben hacı. Bence bu sezon sonu L&M yi bitiriceksin, bana öyle geliyo.. Bi müddet de bi şey yazmazsın sen. Yalnız!!!! Beklentileri çok arttırdın çocuk. Bu kötü. Ben diyim sağa..

Neyse, hayırlı işler, bol güneşler.. Beni güldürmeye devam tamam mı???

Well I'm on the road again....

Evet...
Yazmaya başlamışsam, anlayın ki bu yaz 3 ayımı geçirdiğim ve gayet de mutlu mesut geçirdiğim İstanbul günlerimi arkada bırakmış olduğum anlaşılıyor.
Bence üşengeçlikten yazmadım gibi ama açıkçasını söyliyim mi? Bildiğin bloğum olduğunu unuttum. Zaten İstanbul'a bi geldim hemen fıtı fıtı tiyatrolara koştum. Haziran ayı maşallah etkinlik bereketi doluydu. Bu arada bi staj da bitirdim o ayrı. Sonra bi baktım temmuz... e okul vardı. Ağustos mu? Tatil modu, dönüş hazırlıkları... E hangi ara yazıcaktım ki???? Zaten gündüzleri ya staj ya da okul, akşamları?? Yazın akşam evde mi oturulur.. E hal böyle olunca yazılmadı bişi...ki unutmuşum bile.. Bi de ne bilim sanki yazılıcak bişi de gelmedi aklıma..
Taaa ki geçen haftaya kadar.. ki o zaman da çok depresiftim, çok dertliydim... Yazarken kendimi daha da bunaltıcam diye girişmedim..
Şimdi yolunda gibi işte bişiler.. Ama demek ki gelmiş yazma zamanım....

Anlatıp yazdığım insanlar hikayenin ne kadar uzun olduğunu biliyor. O yüzden temel iki noktasını söylüyorum: İşşiz(stajsız) ve evsizdim.. Şu an ikisi de çözülmüş durumda.. Açıkçası daha kontratı imzalamadığım için ev durumum biraz sakat gibi hala ama ne bilimm..

Tek başımayım ya kafamda, yazılıcak şeyler bulunur.. Ki bunu yazarken de aklıma geldi ama içi dolmıycak gibi. Ki şu anda geldi hemen bu yayını bitirip öbürünü yazsıyorum..

Adieu

Çarşamba, Mayıs 02, 2012

"Sessizliğim kucaklasın seni...

...benim kucakladığım gibi"
Tilbe Saran demiş ölen sevdiği Cüneyt Türel'in ardından..

Her hafta değer verdiğim bir sanatçının ölüm haberini duymak alışkanlık oldu sanki...
Bu sefer Cüneyt Türel'in ölüm haberi geldi. 70 yaşında, kansere yenik düştü...
Güzel sesli adamlardır en çok yitirdiğimize üzüldüğüm. Sesleri öyle güzeldir ki, öyle bir dokunur işler ki içinize, söyledikleriyle hissedersiniz.. belki aynı sözler çıkmıştır başkalarının ağzından ama o güzel sesli adamlar söylediğinde, hissedersiniz.... Cüneyt Türel de onlardan biriydi işte. Talihsizim hiç sahnede izleyemedim. En azından yakından görmüşlüğüm var kendisini, hem de ilk o girmişti Fatih Reşat Nuri Sahnesi'ne bizden sonra, Ali Taygun'u uğurlamak için...

Tilbe Saran'ı da şansıma bir kere izleme fırsatı buldum sahnede. Sanki anlaşmış gibi iki güzel sesli insan bulmuşlar birbirilerini.
Güzel kadın Tilbe Saran. Sesinde garip bir hüzün var bence.

Sevdiğini kaybettiğini öğrendiğim anda, bilmiyorum neden, hissettim yaşadığı hüznü. O çökmüş hali geldi gözümün önüne, çaresizliği, sessizliği...

Sonra gazeteye verdiği bu ilanı gördüm bugün. O hüzünlü tebessüm aldı yüzümü. Sessizlik galiba tek elden gelen ölümün ardından. Belki bir kaç defa hunharca, çığlıklarla, hıçkırıklarla ağlamak ve sonra sadece sessiz kalmak...

İyi ki uzaktayım şimdi. Çünkü biliyorum İstanbul'da olsam, Muhsin Ertuğrul'daki anma gününe giderdim. Tilbe Saran'ı gördüğüm anda, yapacağı konuşmayı duyduğum anda ağlamaya başlardım kesin. Sonra insanlar garip garip bana bakarlardı. Sanki Cüneyt Türel'i tanıyormuşum, sanki ona aşıkmışım sanıp. Ama düşününce sanki onlar da ağlamayacaklar mı Tilbe Saran'ı sevdiği için söyleyeceklerine...

Mekanın cennet olsun Cüneyt Türel....

Salı, Nisan 24, 2012

Şermin ya da ecs







Bir pencere pervazı
Ardından bir kadın
Geç kalmış hayatı bekler


Söz vermiş saatler
Buluşmaz hep erteler
Umarsız bir öğle sonrası


Şermin beklemekte, kim gelecekse
Zor, kaybolmuş bir hayatsa bu akan
Boş kalmış bir öykü
Geç kalmış bir kadın
Ürkek, aklı yüklü, kadınlığı daha dündü


Belki zamansızlıktan
Ya da tek kalmışlıktan
Öyle yabancılaşmış unutmuş yaşamayı


Yola bakan yüzler
Dumanı bol günler
Geceleri bekler
Söz olur azalır dertler


Burası geç kalmış Şermin'in yeri...





Pazar, Nisan 22, 2012

Günaydın :)

Aslında bu konuyu taa ocak ayında düşünmüştüm yazmak için, ne biliyim İstanbul'dan Syracuse'a dönerken bi anda aklıma gelivermişti ama bi türlü vakit mi bulamadım bilmiyorum.. Açıkçası o süreçte olan düşüncelerimi da tam olarak hatırlayabildiğim söylenemez...

Konumuz kahvaltı...

Sabah sevdiğin insanın yanında uyanmanın dışında, güne güzel başlamanın en güzel yolu...

Kahvaltı bence günün en güzel öğünü... Sağlık boyutuna bakarsak, iyi bir kahvaltı gün boyunca acıkmamak için önemli...Hem de enerji de veriyor. Ama kahvaltı gerçekten güzel bir öğün...
Aslında hiç aceleye getirilmemesi gerekiyor, o yüzden pazar kahvaltıları en güzel ya.. Hem de büyük....Uzun uzun kocaman kocaman yemek  için pazar kahvaltısı birebir.
Kahvaltı güzel çünkü sabah uyandığında sevdiğin insanları görürsün sofrada..Genelde hep sevdiğin insanlarla yaparsın, sonuçta aynı evde uyanmışsındır... Zaten sevmediğin insana 'Gel, kahvaltı edelim' demezsin. Çay demlenmeden de oturulmaz..Çaysız hiç bir şey olmaz
Hafta içi bazen unutulur kahvaltı, uyku üstün gelir.Ama haftasonu uyku 'uyanma!' dese de bilinir ki uzun bir kahvaltı programı var. Hatta kahvaltı yapılacak diye uyku feda bile edilir çoğu zaman.
Sofranın olmazsa olmazları; Çay, Simit, Kızarmış ekmek, Tereyağ,Peynir, Bal, Reçel, Domates-Salatalık, Zeytin, Yumurta (Sucuklu, kaşarlı, sahanda, çırpılmış, omlet ya da menemen), biraz meyve, Süt, hadi bulunursa Kaymak da ekle.... ohhh misssssssss

Kahvaltı öylesine güzel işte... Hele sabah uyandığında annen çoktan her şeyi hazırlamış, 'Çay oldu, hadi kalk' diyorsa.. Ya da sevdiğinle geçirdiğin akşamın sonunda, sabah ilk gördüğün yüze 'Günaydın' demişken o kahvaltı başka olur.. Pazar ritüelinin bir başka güzel yanı da, kahvaltı sonrası herkes bir köşeye geçer, gazeteler okunur, okunanlar değiş tokuş edilir...

Güzel işte kahvaltı, hele de günlerden pazarsa.. Tek başına da güzel..Ya da daha doğrusu alıştım ben tek başıma yapmaya, hayal kura kura güzel oluyo, hayali sohbetlerle... Hiç yoktan iyidir...

Ailenle, sevdiğinle, arkadaşlarınla, yalnız ya da kalabalık bir sofrada, kahkahalar,sessizlikler ama hep bi mutluluk hep bi tatmin oluş... Güne daha güzel başlanamaz... =D



Cumartesi, Nisan 21, 2012

Nam nam nam...Gum gum gum...


Beni bilenler bilir biraz takıntılıyımdır.. Bir şeyi sevdim mi genelde bütün muhabbetim onun üzerine olur. Bugünlerdeki takıntım da TRT'nin süper dizisi 'Leyla ile Mecnun'.
Dizi geçen sene ilk çıktığında açıkçası pek seyretmemiştim... Tek nedeni oturup kafa yormam gerektiği ve benim bunu yapmamam... Çünkü gülmek için dizinin her anını takip etmek gerekiyor.. Bütünün dışında dizinin her bir anı ufak ufak komik. Ufak ufak değil aslında, o küçük anlar esas eğlence noktaları
Diziyi niye seviyorum? Aslında açıklaması çok zor.. Ama başka değerlendirmelerin ya da oyuncularının kendilerinin dediği gibi, bütün karakterler biraz çocuk.. Sanırım bu yüzden galiba...

Hepsi saçmalıyorlar, saflar, komikler... hepsi şahsına muhasır.. Çok samimi oldukları doğru ama hiç biri hayatımda olan insanlardan değil.. Sanki uzak bir masalın can bulmuş halleri. Bence dizinin bir bölümü bütün karakterlerin çocuk halleriyle yazılabilir... İnanın şu anki halinden pek bir farkı olmayacaktır. Seviyorum hepsini..
Bir de tabii ki dizideki detaylar ayrı bir konu... Dizi için 'hah' dediğim an ilk bölümde İskender'in araba teybini arabadan inerken yanına almasıdır... 
Neyse, karaktereri tek tek sıralamayayım da esas noktama geleyim. İsmail Abi...

Sen nasıl bir şeysin ki, neşelenmek istediğimde koştuğum kişi sensin.. Tam bir Dalgacı Mahmutsun. İşin gücün, hepimiz için gökyüzünü boyamak... Rengarenk, pullu kıyafetlerinle..Sabah uyanırız, sen orada sahildesindir, beklersin. Deniz yırtıldı mı bilemeyiz, çünkü sen çoktan dikmişssindir onu.. Öyle haber vermeden düzeltirsin her şeyi.. Zaten nasılsa o kocaman gökyüzü, deniz senindir. Bence kuruyük gemisini değil de bizim için beklersin. Biz seni görelim de sana el sallayalım diye... Sen beklerken biz de bekleriz seninle ama seni bir gün görmesek ne yaparız bilmem...  O kadar cansındır ki, sen hiç üzülme isteriz, bencilce biliyorum. Ama seni üzgün görmek dertlerimize dert katar, sen olmazsan nasıl düzeliriz o zaman...

Çalışman gerektiğini bilirsin de çalışmak istemezsin.. Bilinçlisin de..Sömürülmeye gelmezsin.  Yol+yemek+sigorta yoksa baştan redderdersin...Ama bazen dara düşer 'Nabıcan, ekmek parası' dersin. Sizin aile de öyle böyle değil... Senin baban, annen, halan, dayın, büyük büyük dedelerindir seni bu kadar 'skillful' yapan..Üstünden gelemeyeceğin iş yok o yüzden.
Şekerpare'ni de beklersin. (beni bekle bence, sen bırak Şekerpare'yi) Bence gelmesin zaten. Bak Yavuz nasıl değişti sevdiği için. Sen şimdi işe de girersin falan Şekerpare gelince, olmaz öyle...

Saf ve çocuksu.. Yıllar sonra bile hep aynısın...Hem de biraz ruh eşimsin =D

Ben de senin gibiyim.. Çalışmam gerektiğini bilip de çalışmak istemem... Bir de ben de bekliyorum. Sen gemileri bekliyorsun, ben de bekliyorum işte bütün hayatımı... O yüzden yerin ayrı benim için =D

Tabii ki İsmail Abi'yi  "İsmail Abi" yapan ona can veren Serkan Keskin. 

Çok kızdım kendime onu daha önce niye fark etmedim diye. O hep görülen ama ismi bilinmeyen adamlardandı.. İsmail sağolsun 'Serkan Keskin' oldu... Gerçekten çok kızdım kendime.. O kadar fazla işte rol almış ki... Bulabildiğim kadar filmini izliyorum.. En azından onu sahnede seyretmişim, 2008 senesinde Tiyatro Festivali'nde hem de "Cesaret Ana ve Çocukları"nda seyretmişim, her ne kadar hangi rolde olduğunu hatırlamasam da.. Şu an kendisi fazlaca radarımda... Umarım bir daha seyredebilirim sahnede, İstanbul'a sezon dışında uğruyor olmak çok sıkıcı sırf bu yüzden...

Leyla ile Mecnun, geç bulduğum bi' tanecik göz ağrım.. O kadar ki Gülse Birsel ve 'Yalan Dünya' yı bile umursamaz oldum artık, ki bilen bilir ne kadar severim Gülse Birsel'i.. Ama Burak Aksak'ın kalemi iyimiş hacı... Tek rahatsızlığım, Leyla ile Mecnun'un birazcık fazla maskülen olması. Maskülen derken, dizideki kadın karakterler yan rollerde, onlar olmasa da bu dizi yıllarca gider. Leyla ile Mecnun diyince böyle güruh halinde gerine gerine yan yana yürüyen bütün erkek karakterler geliyor aklıma... O yüzden hala 'Gülseci' yim birazcık nolursa olsun.. Bir de kadın oyuncular gerçekten başarısız Leyla ile Mecnun'da.. Orijinal Leyla da dahil.. Bence yanlış cast seçimi var.. Erkekoyunculara baktığımızda hepsi 30 yaşın üstünde, öte yandan kasın oyuncular hep 20lerinde... (Anneler ve anneanne hariç, ha bi de Nurten) Ne biliyim daha tecrübeli oyuncuları seçselermiş kadın karakterler de güme gitmezdi diye düşünüyorum...

Ama İsmail Abi!!!! =D




Çarşamba, Mart 28, 2012

Paris vs. New York

So far I can say that my birthday this year was better than I thought it would be..
It was on the first weekend of the spring break and I thought that I would spend it alone...which kinda made me depressed at the beginning of the year. I am not a big birthday person that's true. I don't really like to celebrate my birthdays, the times that I throw a party are really like 5 in my entire life. There are even times that I didn't even get to see my friends to celebrate it. Or there are times I didn't get to see my family because I was at the dorm. But at least one of them -my friends or my family- was there just even to say 'happy birthday'...

Well, of course being so many kilometers away from home and friends and family put me in a very depressive mode. I have friends over here but if my birthday wasn't override with the spring break I wouldn't make a big deal about it...

But it didn't happen as I have imagined. My lovely roommate take me with her to New York so that I don't spend it alone. I also need to thank her friend Tanvi too for letting me stay at her place, she didn't know me prior to that... When I was in New York, I got to chance to give my self a lovely birthday present with macaroons from LaDureé... And of course we went outside to dance. I was so lucky that couple Maxwell people were in the city too and they also came.. Well, even though it wasn't technically my birthday party, but at least I wasn't alone and had fun...

Before all that, my dear friends Burak, Aybike, Bengi, Beril, İbo and Ezgi sent me a very funny video that made my day!!! Day actually wanted to surprise me with a Skype chat but I was busy walking around in New York that day and missed it.. But I am glad that I missed it because now I have a video to keep for eternity!!! =D
I kinda kept the festivities go on over the next weekend and went to Providence to be with Can Gençler... It was St.Patrick's Day and the week after that was going to be Can's birthday..So we kinda celebrated 3 stuff. And I also got to see Eren in Boston!!!

pigeon - rat volant
rat- wingless pigeon
Well, the month hasn't ended yet.. My best friend Şegül was keep telling me that I have a surprise for you. I kinda realized that she must have sent me a letter or something... Today the mail arrived, and my present was a lovely book with a lovely card attached to it. So the book is called "Paris versus New York". There are illustrations in the book comparing Paris and New York, which are really funny sometimes...
On the card there is a lady that's just chillin' despite all the mess she needs to clean!!! Of course that reminded her me =D... and the note she wrote behind reminded me Bridget Jones's Diary because Şegül wrote "I love you just the way you are"..

So I had a great birthday this year, it spread to the whole month and I am just happy!!!!!