Otobüs yolculuklarını kim sevmez ki...
15 dakika kadarcık da olsa iyi geliyo bana... Camdan dışarı bakarken hep "yolcu" olduğumu hatırlıyorum...
Geçen sene bi blog açmıştım... "Yolcu Koltuğu"... Yolcu bendim ama blogtakileri yazan koltuğumdu...Bana beni anlatıyordu.. ama sonra çok derinlere daldı ve bu kadar derinlik paylaşmak için fazlaydı... sonunda kapattım tabii..
Hala yolcu olduğum gerçeği değişmez bişi...Neden mi yolcuyum? Çünkü o koltukta oturup, her şey gözümün önünden geçerken ben sadece bakıyorum... Direksiyon bende olmadığı için arabayı durduramıyorum... Böylece her şey gözümün önünden geçip gidiyor, durup, arabadan atlayıp koşamıyorum istediklerime, onlara ulaşamıyorum...
Niye direksiyonda değilim.. bilmiyorum...nedenini hep kendime soruyorum... Ama yolcu koltuğu güvenli, istediğin hiç bir şeyin kontrolü olmasa da sorumluluğun yok. Dikkatli olmak zorunda değilsin...Sakin...olaysız...Tek yapman gereken camdan bakmak ve derinlere dalmak....
İşte ben hep o yolcuyum...aynı yerdeyim, direksiyona geçmiyorum ve gideceğim yolu ben belirleyemiyorum...aynı yerde kalmayı tercih ediyorum....
Eski "ben" i özlüyorum.... İleride, büyüyünce her şeyin kendiliğinden oluvericeğine inanan, hayatının değişeceğini düşünen, belki ileride şanslı olabileceğini hayal eden... Küçük, aptal, şapşal ben...
Ki yine o aynı "ben" sadece özgür olmak ister, hiç bişeye bağlanmak istemezdi. Tek hayali olduğu yerden kaçmak, uzaklara gitmek ve yeni biri olmaktı...
Yeni biri olamıycağımı 2009 da Paris te öğrendim... Uzaktaydım, ama hala bendim.
Öyle işte, yine hala aynı yerdeyim....
Aynı ben değilim, yıllara bakarsanız... O özgür olmayı her şeyden öte koyan, kısıtlanmanın onu öldüreceğini düşünen kız, şimdi sadece bağlanmak istiyor... Bağlı kalmak istiyor, bi yere, bi kişiye, bi kalbe... Tamam yine o özgürlüğünden tamamen vazgeçmiş değil kabul ediyorum, varoluşunun temelinde var... Arada bir limanından çıkmalı, ama aynı limana geri dönmeli... Bunu biliyor...
Gözümün önünde herkes hayatına devam ediyor, bense değişmem geretiğini bilirken hala aynı yerdeyim...
Işık, kırmızıdan yeşile dönüyor ama ben hala oradayım ve tekrar sarı ve kırmızı oluşuna şahit oluyorum... Aslında yeşile döndüğünü hiç görmedim..ama belki ben göremeden o tekrar kırmızı oldu ha... Hadi biraz umutlu olup öyle kabul edelim...
Olduğum yerdeyim...hala bekliyorum....hala seyrediyorum, camdan sadece dışarı bakıyorum...
Bütün dünya delicesine dönerken, yaşarken, sevişirken, ağlaşırken, çırpınırken....
Duruyorum......
Bekliyorum.....
It's not-Aimee Mann
http://fizy.com/s/129u01
Cumartesi, Kasım 12, 2011
I'm just frozen here on the same old spot
Gönderen ecs zaman: 11/12/2011 11:39:00 ÖS 0 yorum
Salı, Kasım 01, 2011
Get me outta here
Vuhuuu
Yavaş yavaş homesick modu gelmeye başladı..
daha doğrusu o kadar sıkıldım ki buradaki hayattan tabii ki İstanbul'u özledim....
Sokağa çıktığımda, bi yere oturduğumda insan görmek istiyorum, trafik, kalabalık, karmaşa, koşuşturma görmek istiyorum...
Tamam her ne kadar rüya tatilim sakinlik ve yalnızlık içerse de bunun sadece tatille sınırlı kalması gerektiğini şu 3 ayda fazlaca öğrendim.....
Gariptir her ne kadar kendimi depresif moda sokmaya çalışssam da olmuyo bi türlü tamamen... bu da garip
Şansıma şimdilik havalar güzel... Lütfen hep böyle kalsa....
Gönderen ecs zaman: 11/01/2011 11:09:00 ÖS 0 yorum
Perşembe, Eylül 29, 2011
Işığı görmeden...
Gerçekten bazıları hep ışığı bulabiliyolar bense tam tünelden kafamı çıkarıcağımı umarken, çıkabiliceğimi zannederken, karanlığa geri dönmüş buluyorum kendimi...
Işık korkutmuyo değil hani... Karanlığa o kadar alışmışım ki....
Ama o ufak ışık hüzmesi biraz da olsa heyecanlandırıyo insanı, uzun mahkumiyetten kurtuluşu temsil ediyo..
Bi yandan da korkutuyo işte... O hüzme ufaktan kavuşulunabilicek aydınlığın gözlerimi yakacağını, canımı acıtıcağını da hissettiriyor.
Bu yüzden aslında karanlıkta kalıyor olmam daha güvenli sanki... Kendime ait bir habitatım var sonuçta..
Ama eninde sonunda insan ışığa da alışabilir di mi???
Keşke bana da uğrasa arada bir.... En azından bir kere... Ben yine karanlığa dönmeye razıyım
Gönderen ecs zaman: 9/29/2011 07:35:00 ÖS 0 yorum
Pazartesi, Eylül 26, 2011
Killing me softly!!!
Geçen gün olabilicek en tatlı intihar sahnesini seyrettim....
Ferzan Özpetek'in Mine Vaganti filmini seyretmemiştim, hardcore Özpetek fan ı arkadaşlarım da çok fazla muhabbetini yapıyolardı etrafımda ama yine de bu güne kadar seyretmemiştim. Sanki bu film diğer filmlerden farklı geldi bana...
Tamam yine 'gay' teması var ama bu sefer, aile dışındaki 'aile' teması yoktu... Ailenin kendisi vardı her ne kadar arzulanan olmasa da...
Ve yine geçmişten gelen bir anı... La finestra di fronte de 'Historia de un amor' ile geçmişte bulmak kendimi çok hoşuma gitmişti...
Neden bilinmez bu filmlerde büyük anne ve babaların hep en anlayışlı karakterler olması biraz gerçekçi gelmiyor bana ama hikayedeki en sevilen karakter olmaktan kaçamıyorlar bu yüzden. Belki geçmişteki hikayelerini delicesine merak etmek de onlara olan ilgiyi arttırıyor, onları giderek sevdiriyordur... Ama Mine Vaganti'deki babaannenin bakışlarında vardı bi şi, galiba yaşlanınca gözlerimde görmek istediğim dinginlik, huzur, eksik kalmamışlık hissi onda vardı, her ne kadar eksik kalmışlık, yaşanmamışlıkları olsa bile...
İşte bu kadın gördüğüm en tatlı intihar sahnesinin baş kahramanıydı... Bütün intiharlar keyifsizdir diye düşünürdüm.. Uyku hapı almak en huzurlusu sanırdım ama filmdeki o sahne beni yanılttı... Babaanne bir şeker hastasıydı ve ölmek için yapması gereken bütün o harika görünümlü tatlıları, pastaları, macaronları, eclairleri yemekti ve o da bütün bunları tarif edilmez bir iştahla yaptı.... Makyajını yapıp, ilk tatlıyı ağzına aldığı an ne yapmaya çalıştığını anladığımda (her zaman olduğu gibi) hunharca ağladım. Ama öldüğü için değil, ölmeye bu kadar tatlı, bu kadar huzurlu ve muzurca bir şekilde gittiği için... Belki bu yüzden kıskandım da...
Şu an öyle düşüncelerim yok ama bence dünyanın en tatlı intihar biçimi...
Bütün filmin en çarpıcı sahnesi buydu...
Ama bence Özpetek'in en dokunan filmi 'Saturno Contro' . En çok o ağlattı beni çünkü... ya da ben öyle hatırlıyorum...Ama en başarılı soundtrack 'La finestra di fronte' ye ait... 'Gocci de memoria' kadar başarılı bi şarkı olmayabilir soundtrack olarak...
Onun dışında Abi karakterini oynayan Alessandro Preziosi yi görmek iyi geldi. 'Elisa di Rivombrosa'nın yakışıklı Kont Fabrizio su... Ama şunu da gördüm herkese renkli göz yakışmıyo... Kahverengi olsaydı daha anlamlı olabilecek o kadar çok göz var ki... ( alessandro preziosi için demiyorum bunu). AAA bi de babaannenin kayınbiraderi neydi öyle yahu.... İtalyan erkekleri gerçekten bayağı hoş olabiliyosunuz....
Bilmiyorum ama sanki bütün İtalyan filmlerinde süper bi sıcaklık ve içtenlik var... Sırf o masadaki büyük yemek ziyafeti ve şaraptan dolayı...
Bu şarap olayı Fransız filmlerinde de var ama kasvetli bi hava yaratmaktan kaçınamıyor. Guillaume Canet'in 'Les petits mouchoirs' ını seyrettim 'Mine Vaganti' den önce. Orada da arkaşdaşlık, büyük sofra, şarap... ı-ıh kesinlikle aynı değil... ( Her ne kadar herkes beni bi francophone olarak tabir etse de) İtalyanlar bu sıcak ortamı yaratmayı iyi biliyor... Ve keşke her günüm böyle olsaydı diyorsun..İster ailen, ister arkadaşların olsun büyük sofralar hep güzel benim için....
A bu arada nihayet bi liquor store a gidip şarap alabildim... İlk kadehimi güzel bir yemeğe saklıyorum sadece..
Mine Vaganti, Saturno Contro ve La finestra di fronte nin soundtracklerini paylaşıyım bari... Hepsi birbirinden güzel =D
bunu Raoul Bova lı paylaştım... Filmdeki gözlüklü halini tercih ediyorum tabii ki yine de =D
Gönderen ecs zaman: 9/26/2011 02:39:00 ÖÖ 0 yorum
Etiketler: Ferzan Özpetek, intihar, La finestra di fronte, Mine Vaganti, Saturno Contro
Cumartesi, Eylül 03, 2011
You've been on my mind... I grow fonder every day...
Platonik aşk... derin mevzu... şahsen bu konuda bayağı bi deneyimim var diyebiliyorum... Yazabilirim bişiler...
Durum basit.. Birini görürsün, çoğu zaman görürsün, hatta belki tanıyosundur, yanı başındadır, belki de alakanız yoktur.... ama işte aşık olmuşsundur...
Buraya kadar normal, olayın can alıcı tarafı karşı tarafın bunu bilmemesi. Bazen anlayabiliyorlar, çok belli edersen, ama bir başka can alıcı tarafı bu aşkını genelde itiraf edememen...
Hayatımın büyük bir evresini, belki de şu anki evresini de böyle geçiriyorum.
İşin sırrı: " Beyin bedava!!!"
Alpha male imizi tanımadığımızı varsaydığımız durumları ele alırsak, nasıl aşık oluruz bu kişiye? Kafamızda o kişinin nasıl biri olduğunu düşünürüz, daha doğrusu nasıl olmasını istediğimiz kişiyi yaratırız... Sonra hayal kurmaya başlarız. İlk tanışmayı, ilk randevuyu, ilk öpüşmeyi koklaşmayı... Olayı daha dramatik ve sulu romantik moda çevirmek istersek, onun da kendimize platonik aşık olduğu senaryolarla devam ederiz. Olaya biraz gerçeklik katmak için kavga ederiz, hayal kırıklıkları koyarız ama hayal ya adam sonra yalvara yalvara salya sümük kapımıza döner, afferederiz falan.... Aaaaa derken bi bakmışız aşık olmuşuz... Sonrası kötü... Benim gibi saplantılıysanız ara ara hala düşünüyor olabilirsiniz bu alpha male i....
Diyelim tanıdığınız yakın olduğunuz biri...Bu durumda aşık olma olayı daha normal. Sonuçta nedir, neyin nesidir, ne sever, ne sevmez sonuçta biliyosun, görüyosun falan. Ya ama bu durum daha vahim. Adam dibinde, ama biliyosun yani anlıyosun hareketlerinden falan sana karşı bişi hissetmiyo, kankasısın... Daha da kötüsü başkasına aşık oluyo, başkasıyla beraber oluyo falan her şeye tanık oluyosun....Burada platonikleşme durumu korkudan dolayı gelişiyor. Sonuçta bu alphacığımıza açılsak, işin ucunda arkadaşlığı falan kaybetme riski, bir daha görememe riski var. Bundan korkunca da böyle platonik platonik devam ediliyor. Ha yine kafanda kuruyosun hayaller... O da sana aşıkmış, açılamıyomuş aynı korkular babında falan...Olur...
İlk durumda adam hakkında hiç bişi bilmediğimiz zamanlar geride kaldı tabii... Zamanında yonjayla falan başladı, hi5 derken facebook, twitter çıktı... O yüzden biraz da olsa fikrimiz oluyor... Hey gidi hey, çocuğun adını öğrenicez diye arkadaşlarının ismini söylemelerini falan beklemeler, takip etmeler, radarları hep açık tutmak, kaçamak kaçamak bakmak, o da orada olur falan diye teneffüste koşa koşa bahçeye, kantine inmek...
Dediğim gibi beyin bedava... Her şey içinizde, o minicik beyninizde... aslında mantıken beyinlen bişi yapıyo olmak mantık göstergesidir ama ben bunu çürüttüm işte....
Yıllar içinde insan akıllanıcağını düşünüyor di mi? Benim durumumda böyle bişi söz konusu değil. Bunun nedeni gerçek bir ilişki nasıl olur hiç bilmiyorum....Utangaç, çekingen biriyim tamam gidip yanaşamıyorum insanlara, hadi hiç flörtöz de değilim de ama kardeşim bir allahın kulu yanaşmadı yanıma... Yeni insanlarla tanışma konusunda sıfırım, o kadar sıkıcıyım ki zaten hak veriyorum bazen.... Bazen de o kadar güzel arkadaşım arasından ilgiyi ilk çeken ben olamadım hiç...
Neyse söylenme bölümünü geçelim, yıllardır bu durumu değiştiremedik, öz güven yerlerde, erkeklere güven de yerlerde falan.... Hayat ecs ye böyle yazılmış, naapalım... Durum böyle olunca 'les amours imaginaires' takılıyoruz...
Bu durumda kötü, çok kötü, öyle böyle değil, bayağı kötü .... pek tavsiye etmem
ama
şöyle güzel bi yanı var bence...
Böyle kendini çok süper kötü hissettiğin anlarda platonik bebişinle her şey çok güzelmiş gibi hayallerine sığınıyosun, bazen çok uzun süre kaptırıyosun ama güzel oluyo...
Ya da diyelim gerçek bir ilişkin var ama çok süper gitmiyo, şimdi sen bu adamı gerçekte tanımıyosun ya, o ömür boyu senin istediğin kişi olabilir, yani kötü giden bişi olduğunda devreye onu sokuyosun.... Onunla hep mutlu oluyosun
Galiba bu noktada bana doktor tavsiyesi verebilirsiniz... Ben de kabul ediyorum....
Gönderen ecs zaman: 9/03/2011 11:24:00 ÖS 0 yorum
Cuma, Ağustos 26, 2011
Bağrı yanık dostlara
Demek ki neymiş, feta cheese canmış, beyaz peynirmiş o....Neymiş, yaban mersini unutulan kavunun yerini tutmuyomuş....Neymiş, rakı sigarasız gitmiyomuş..... Neymiş, Türk filmi seyretmek bünyeye iyi gelmiyomuş....Neymiş, İstanbul acayip özlenebiliyomuş.....Neymiş, .........................................................
Gönderen ecs zaman: 8/26/2011 11:17:00 ÖS 0 yorum
Cumartesi, Ağustos 20, 2011
Picture yourself in a boat on a river
Bazı resimler var, garip bir şekilde çarpılıyorsunuz onlara... Belki herkesin bildiği tanıdığı eserler bunlar, belki de sizden başka pek bilen yok.
Var benim öyle sevdiğim bir kaç yapıt. Bence tek nedeni garip bir şekilde kendimi görür olmam o resimlerin içinde.
Bilmiyorum ya da merak ediyorum neler gizli acaba o anlarındaki hallerinde. Tıpkı Amelie filminde Renoir'ın 'Luncheon on the Boating Party' resminde o su içen kızın ne yaptığını merak eden adam gibiyim.
Off bilmiyorum, ama hala merak ettiriyor bana pek çok şeyi...
Diğer bir resim de Caillebotte'un 'Paris: A Rainy Day' resmi. O resimde insanlar genelde ön sağ tarafta duran çifte dikkat ederler. Benim adamım ise ortada tek başına eli cebinde yürüyen adam. O kadar düşünceli ki, merak ediyorum nedir derdi diye. Acaba nereye gidiyor, ya da nereden geliyor. Gidiceği yerde onu ne bekliyor ki böyle düşünceli. Offf o da hep aklımda. Çözememek yoruyor beni ama merak etmekten alıkoyamıyorum kendimi bir türlü.
Tabii beni cezbeden bu iki insanda da neden şemsiye olduğu da ayrı bir soru. Şemsiye bir şeylerden korunma ihtiyacını hissettiriyor bana. Sanki onun altına saklanınca belki bir zarar gelmez. Hem kaplumbağanın evini sırtında taşıdığı gibi şemsiye de her an elimizin altında taşıyabiliceğimiz bir şey. Korunmak, ıslanmamak, yanmamak için....
İki resminde empresyonist olması gerçeği de var ama bunun nedenini pek çözemedim. Demek ki seviyorum ben onları. Monet, Caillebotte olsun, Renoir, Degas, Pisarro olsun. Müzikte de yine empreyonistler, Debussy ve Satie....
Bişi var onlarda, hem ruhuma iyi geliyor, hem de içine çekiyor.....
Gönderen ecs zaman: 8/20/2011 11:37:00 ÖS 0 yorum
Etiketler: A Rainy day in Paris, Caillebotte, enteresan, merak, Monet, Woman with a parasol
Pazartesi, Ağustos 15, 2011
Party in the usa...
Başlayalım artık değil mi? bu ilk yazım biraz uzun olucak olabilir ama okuyan olmıycağı için no problemo...
Efenim yolculuk maceramızdan başlayalım. Dubai aktarmalı geldim ben bu güzel yu es ey denen memlekete. Evet salak gibi önce 4 saat doğuya gittim sonra aynı yolu tekrar teperek 14 saat de dubaiden new york a uçtum. Bu meşaakatli yolculuk sırasında ne bir gecikme, ne bir erteleme, iptal hiç bişi yoktu. Türbülansa bilem girmedik.
Sonra biz new york a geldik. Otobüs terminaline gittik önce bi saat otobüs bekledik. Sonra 12 civarı otobüsümüz kalktı. Mutluyduk, saat 5- 5.30 gibi Syracuse de olucaz, eve gidicez, dinlenicez umutlarındaydık. Saat 2 civarı mola verdik. Ve orada kaldık....
Gerizekalı otobüs bozuldu. İlk bi saat çalışsın diye uğraştı adam olmadı. Sonra şirketi aradı başka otobüs gelsin diye.... Ve tam 3 saat sonra geldi o yeni otobüs. Yani biz 4 saat bekledik orada.... Amerikadan ilk hoşgeldinim böyle olmuş oldu.
Neyse sonrasında sorun yoktu. Ev arkadaşım ve annesi bizi içeri almak için evdeydi. Beklediler tabii bizi onca saat.
Ev arkadaşım: kendisini sadece 1 saat görebildim. ama iyi birine benziyor... Zaten bütün evi yerleştirmişler.... doğru düzgün bişi almamıza gerek kalmadı. Tabak, tencere takımından, elektrik süpürgesine kadar her şeyi getirmişdurumda.... Çok iyi kız bence
Evim ve odam: Evimiz şirin. 4 katlı binanın en üst katında. Bütün apartman graduate öğrencileri. Tanışırız herhalde daha sonra. Karşımıza 2 kız taşındı ama tanışamadım daha..
Odam, hımmm kendisi birazcık küçük. Sabancı'nın tek kişilik odaları kadar, bir tane minnacık camım var ve odam kuzeye bakıyor... Bu durum bi tek benim odam için geçerli tabe. Roommie ciğimin odası salonumuzdan büyük, öyle diyim size. Ama pek şikayet edicek konumda değilim bu konuda çünkü kız evi buldu, her şeyi ayarladı yani ne diyeyim....
Odam güzel seviyorum ben, tek sorunum aşırı gıcırdayan yatağım. Değil üzerinde farklı aktiviteler yapmak olsun, uyurken dönerken ben bile çıkardığı gürültüye dayanamıyorum. Ne yapacağım bir meçhul bu konuda... Tek derdim bu olabilir gerçekten....
Syracuse: Dünyanın en gereksiz yeri. Gerçekten şehir demem ben buraya. Kasaba.. Şehir merkezinde hiç bişi yok. Otobüs saatleri çok seyrek. ama en azından alışveriş merkezlerine otobüs var. Bence bu da bişidir.
Yalnız insanlar çok leş. Yani amerikada gördüğüm en leş insanlar. Gördüğümüz her 10 insandan 7si abartısız obez. Ayrıca hiç bi kişinin güzel giyindiğini görmedik yani... Garip bunlar ya... Misal bi amca var. Kendisi bize yardım etti o ayrı da onu gittiğimiz her alıiveriş merkezinde gördük. Bi de dertli, herkese her seferinde aynı cümlelerle aynı şeyi anlatıyo. Bunun 8 senelik bi sevgilisi varmış ama bundan bayağı para yürütmüş. Kadını savmış ama kadının ailesinin bi bölümü hala bunun evinde yaşıyomuş. Bu da 2 köpeğim var onları gezdiriyorum, geziyorum bütün gün en azından eve geldiğimde yemeğim oluyo diye kendini avutuyo işte.
Başka bir abi de otobüste yanında oturuyorum, saçların çok güzel diye muhabbete girdi ama o kadar alçak sesle konuşuyodu ki sadece gülümsemekle yetindim bi ara....
Bi de bi kaç gün üst üste aynı yerlere gidince falan, hep tanıdık yüzler görür oldum... Yakında kaynaşıcam şehir sakinleriyle sanırsam =D
Durum budur.... Yerleştik evime... Bi kaç gün NYC ye kaçıcaz, oradan da annemi uğurlayıp tek başıma dönücem Syracuse'a. Galiba asıl kabuslar ondan sonra başlıycak :/
Gönderen ecs zaman: 8/15/2011 12:39:00 ÖÖ 0 yorum
Cuma, Ağustos 12, 2011
I love the smell of it!!!!
Amerika maceralarımı anlatırım da bir haftadır hatta daha uzuncadır aklımda bu konu onu yazmalıyım...
Koku önemli şeymiş yahu... =D
Olayın romantik ve idealize boyutuna girmiycem çünkü benim için tamamen fiziksel...
Öyle ki kendinizi duygusal olarak bişi hissetmediğiniz kişinin üstüne atlama isteği ile bulabilirsiniz kendinizi... ki bende böyle vukuu buldu bu olay...
Kaldı ki zamanında da ( ki bu 16 yaşıma falan tekabül ediyo olabilir) dişi bir arkadaşım o çok sevdiğim kokulardan birini sıktığında sarf ettiğim cümle ' iyi ki erkek değilsin şu anda' idi.
Koku derken aslında demek istediğim de parfüm... Biliyorum 'anamın kokusu, yavrumun kokusu' gibi kavramlar var da, beni benden alan parfümler kavramı da var...
Öyle sapıttım ki havaalanlarında duty freelerde gidip o parfümleri bulup üstüme sıktım, uçakta ara ara kokladım falan... Bayağı iyiyim yani..
Diyiceğim o ki, koku önemli, öyle böyle değil bayağı önemli, önemli, sapıtabiliyorum yani.....
Gönderen ecs zaman: 8/12/2011 12:03:00 ÖÖ 0 yorum
Cuma, Ağustos 05, 2011
Leaving on a Jet Plane
Bundan 24 saat sonra, uçağım çoktan kalkmış olucak ve ben gitmiş olucam....
ama gelicem
o yüzden bu şarkıyla veda ediyorum....
Geride kalıp üzülüceğinizi düşünüyorsanız o zaman bu şarkı size...
Gönderen ecs zaman: 8/05/2011 10:24:00 ÖÖ 0 yorum
Perşembe, Ağustos 04, 2011
Thriller
Ne zamandır yazıcam bir türlü vaktim olmadı.
Hep derim korkağım diye. Korkularım engeller beni, ne zaman bir şeyi yapmak istesem, arzulasam hep korkarım...
Geçen haftalarda dolgu yaptırıken diş doktorum bana devamlı 'iyi misin?' diye sordu. Tabii ki cevabım evetti. Tamam hiç acımadı o ayrı da ben hiç küçükken bile dişçiden korkmadım ki... O kocaman iğneyle anestezi yaparken bile gıkım çıkmazdı.
İlkokulda aşı günü herkes tırım tırım kaçıp, çığlıklarla ağlarken ben öğretmenin yanına gidip 'beni unuttunuz aşı olmadım ben' demiştim.
Ne biliyim işte hiç korkmadım ben doktordan, dişçiden. Ya da uçaktan veya yükseklikten. Ya da böcüklerden veya karanlıktan (yok bi ara çok küçükken korkuyodum da geçti).
O dişçi koltuğunda bunları düşündüm. Keşke benim de korkularım bunlar olsaydı diye....
Kaybetmekten, terk edilmekten, başarısız olmaktan, reddedilmekten, iğrenilmekten korkuyorum ben.....
Büyüdüğümü buradan anladım zaten. Çocuk korkularım yoktu artık, her şey daha karmaşık. Daha fazla içimdeki beni korkutuyor, daha da kabuğuna çekiyor.
Sırf bu korkular yüzünden bağlanmak istemiyorum hiç bir şeye ama en kolay yaptığım şey bağlanmak. Komiktir ki çok çabuk da vazgeçebiliyorum. Sırf terk edilmiyim, kaybetmiyim diye çekip gidebiliyorum, ya da gidebilicem bence....
Bir gün kalbimi birine açtığımda ki korkarım hiç bi zaman bu tamamen olmıycak, bir tarafım hala kabuğundan dünyaya minicik bir yerden seyredip bakıcak, o zaman bu şarkı çalsın istiyorum fonda.... Katie ciğimin en güzel şarkılarından biri ....
Gönderen ecs zaman: 8/04/2011 01:06:00 ÖS 0 yorum
Etiketler: Katie Melua, korku
Cuma, Temmuz 15, 2011
Chasing pavements
Hani olur ya bazen, aslında sizi dertlere sokan bir durum vardır ama o anı, o durumu düşündüğünüzde arada küçük bi gülümseme yüzünüzde yer bulur.... İşte o moddayım....
Bunun ne veya kim olduğunu söyleyemiyorum kimseye, bence söylememem de gerek... Ama bir yandan da olanca gücümle haykırmak istiyorum...
Biliyorum bir kaç aya geçicek bu halim, tekrar geriye bakıp gülücem... Utanıcam belki, ama şu an durum bu.
Hayal kurmayı bırakmam gerekiyor, çünkü beni bu duruma sokan hep çok düşünmek, bolca hayal kurmak oldu. Böyle değildim en en başında. Her şey sonradan oldu. Ayrıca bu durumdan çıkış biletimin de yolu hayalleri bırakmak.
Gitmiycek olsaydım daha kolay olabilirdi çözüme ulaşmam ama böyle bir olasılık yok.....
Gönderen ecs zaman: 7/15/2011 10:26:00 ÖÖ 0 yorum
Pazartesi, Temmuz 11, 2011
Güzel İzmir
Üniversitede İstanbullular dışındaki bütün yakın arkadaşlarımı Ege yöresinden buldum ve bunlardan 3'ü ( ki toplamda 4 kişi bunlar) İzmirli. Ama gel gör ki koskoca 4 sene boyunca İzmir'e hiç gidemeyip son 2 aya sığdırdım ziyaretlerimi.
İzmir'in Kuşadası' na yakın oluşu, yani benim baba tarafıma hep biraz oradan kaçış sebebim oldu.Yalan söylemiyim. Zaten kuzenime yakalanma korkusu da vardı ama iyi atlattım =D
Sevdim ben İzmir'i. İstanbul'u çok seviyorum o ayrı, başka bir yerde yaşamak istesem de her an burayı özliyceğimi, arıycağımı biliyorum...
Sakin İzmir bizimkilerin dediği gibi. Telaş yok hiç. Her taraf genişcecik, herkes rahat... Belki de bu çekti beni oraya. Az da olsa serde egelilik var. =D
Ama tabii bazen bu kadar rahatlık beni birazcık rahatsız etti. Denize saat 2 de mi varılığ???? =D
Bi de klasik egeli modu şu: yapılacak iş mi var? tepki : 'amannn yarın bi ayılalım öyle yaparız' =D bayağı iyi ...
Gidince hiç dönesim kalmadı. Döndüğüm sabah, minibüs caddesindeki korma seslerini duyunca 'burada ne işim var benim' derken buldum kendimi. Zaten İzmir'de otogarda 'bi şey olsa da kaçırsam otobüsü' diye çok geçirdim içimden. Ayrılıyorum diye ağladım, midem bulandı...
Aslında arkadaşlarımdan ayrıldığım içindi bunlar, anlamamazlıktan gelemem. Çünkü bu mezuniyet döneminde en çok eğlendiğim zamanların bir bölümü İzmir'de geçti. Her iki seferinde de.... Çok kısa zamanda arka arkaya gittikten sonra, bir daha çok uzun zaman sonra gidebilicek olmam bayağı dokunuyo.
Güzel yer İzmir, pek çok ilkleri de orada yaşadım. O kadar çok gezmeme rağmen ilk defa leyleği havada İzmir'de gördüm Şirince'ye giderken. İlk defa kabak çiçeği dolması yedim, kafama gerçek papatyadan yapılmış taç taktım. Sıcak midye yedim, İzmir'in bütün toplu taşımalarını kullandım, Kentkartım oldu, pespembe bir odada uyudum, Balka yedim, Kordon'da çiğdem çitledim, boyoz ve gevrek tattım, çılgın bi şekilde ikinci balo elbisesini aldım...
Mutluydum orada, keşke orada yaşasam dedim ama İstanbul'a geldiğim andan bir müddet sonra yine alıştım buraya. Ve anladım beni bi tek İstanbul paklar.....
Gönderen ecs zaman: 7/11/2011 05:31:00 ÖS 0 yorum
Pazar, Temmuz 10, 2011
And I feel.....
Gönderen ecs zaman: 7/10/2011 02:20:00 ÖS 0 yorum
Cuma, Temmuz 08, 2011
Men's manual to my life
Evet....
Yıllardır yapmadığım yapıyorum ve paylaşıyorumm
Ergenken, feci ergenken ( ki yaş 18 e tekabül eder bu durum, yani sene 2006) çok sevgili kankilerim günün birinde 'ideal erkek' listeleriyle karşıma geldiler, ve ben hiç bişiden geri kalmadım ve ben de yazdım bir liste...
Burada onu paylaşıcam- ki orijinali 75 maddelik- ama her maddeyi paylaşmam çünkü bazıları outdated olmuş durumda, bazıları çok saçma.... Galiba eklemeler de yapabilirimmm.... Ayrıca yanlarına minik commentler de yapıcam... =D
1) Öncelikle adam gibi adam olsun - ( klişe moduyla başlamışım)
2) Öküz olmasın; duyarlı, saygılı olsun - (pardon ama böylesini bulmak bayağı zor... üretilmiyolar)
3) Şirin bi gülümsemesi olsun
4) Gülünce gözleri de gülsün, içten olsun yani.- ( çok şey bekliyorum)
5) Gözleri anlamlı olsun. Anlamlı baksın. Anlaşmak için illa ki konuşmak gerekmesin.- ( medyum arıyorum kendime tanımı bu olsa gerek)
6) Göz rengi çok önemli değil. Yani kahverengi büyük bi ölçüde tavım ama ille kahveden başka renk söyleyin derseniz mavi diyeceğim.
7) Kocaman olsun- ( şimdi bunu yanlış anlamayalım. Her okuyan fesatça yorumladı. Anlatmak istediğim uzun boylu, boylu poslu, endamlı olsun)
8) Bana sarıldı mı kollarının arasında kaybolur gibi oliyim. - ( bu durum için zayıflamam lazım, hala idrak edemedim)
9) Kollar çok önemli. Lütfen kaslı olsun. Büyük olsun. -( fetişim üzgünüm)
10) Hafif bi göbeği olsun. Sıkıp sıkıp oynarım.
11) Eller de büyük olsun. Yüzük takanlar tercihim.
12) Gözlüklü olabilir.-( daha doğrusu olsun. Yolda dönüp baktığım erkeklerin %70 i gözlüklü. siz düşünün)
13) Etkileyici sesi olsun. ( olsun ya. çok önemli bu)
14) Konuşkan olsun. -( ben dünyanın en sessiz, en az konuşan insanı olduğumdan sıkılmamak adına bu gerekli)
15) Kimsenin sallamadığı, küçük ama garip, bu yüzden de komik olan ayrıntılara dikkat edip, bunları benimle paylaşsın.
16) Onunla her konuda konuşabileyim. ( önemli la bu)
17) Hayattan zevk almasını bilsin.
18) Beni korusun, kollasın ama çok da maço olmasın
19) Özgürlüğümü kıstlamaya kalkmasın
20) Her an yapışık gezmeyelim. birbirimizi özleyecek zamanlar yaratalım ki insanlarla sosyalleşelim.-( hem de vuslat tutkulu, anlamlı olsun di mi ama)
21) Telefona bağımlı yaşamayalım. - (gerçekten, her dakika telefon, mesaj hiç benlik değil)
22) Eğitimli, bilgili olsun
23) Annesi her şeye karışmasın. - (biraz fazla hayal kuruyomuşum)
24) Neyin nerede, ne zaman yaplacağını bilsin. -( sert konuşmuşum)
25) İlk adımları hep o atsın- ( naaptın be bacım... çok şey bekliyon sen)
26) Dans etmekten tiksinmesin
27) Saçlarıyla oynamama izin versin
28) Dondurmayı sevsin
29) Benden her an güzel yemek yapmamı beklemesin. -( üşengecim herkes bilir)
30) Çok uyuyorum diye beni eleştirmesin
31) Seyehat etmeyi sevsin
32) Korktuğum şeyleri yapmaya zorlamasın
33) Bilgisayar, PS falan bunların bağımlısı olmasın
34) Deniz ve denizle ilgili şeyleri sevsin
35) Giyimde normal, klasik bi tarzı olsun. -( hipster istemiyorum yani)
36) Zaman zaman kaçıp sessiz, tenha yerlerde tatile gidelim. -( assos tercihim bilginize =D )
37) "Dünyaları ben yarattım" edasıyla gezinmesi.- ( ego ya bi kontrol lütfen)
38) Birlikte markete gidelim, alışveriş yapalım...
39) Ben uyurken beni seyretsin
40) Güzel dudakları olsun
41) Dövmesi olmasına hayır demem tabii ki.
42) Her şeyi iddia etmesin. Hep ben haklıyım havalarında olmasın.
43) Benim kuzencanla iyi arkadaş olsun
44) Kültürel aktivitelere gidelim.
45) Çocukları sevsin. İyi bi baba olabilsin
46) Anadolu yakası insanları tercihim
47) Çok iyi yaptığı bi şey olsun
48) Bazen çocuk gibi olabilsin
49) Bazen sırf make-up seks yapmak için beni kızdırsın, kavga edelim
50) Özelimizi herkesle paylaşmasın
51) Birlikte tembellik yapabilelim. - ( lütfen!! )
52) Kedileri sevsin. Kedimiz olsun
53) Doğum günlerimde sürpriz parti uğraşlarına girmesin. -( sevmem ben)
54) Sürekli bir şeyler yapmak istemesin
55) Alkol sevsin
56) Sarhoş olduğumda bana katlansın
57) Omuzları geniş olsun- ( başka önemli bi fetiş)
58) Beni nelerin baştan çıkardığını bilsin.
evet.... listeyi 58 e indirebilmişim ekliyceklerim de şunlar olabilir
59) Yelken yapabilsin. Ne biliyim yelkenlimiz olursa, denize açılıp gidelim
60) Pazar sabahı hayali olsun. Demek istediğim mükellef bi kahvaltı, sonra herkesin gazete okuduğu zaman falan. bunlar....
Durum bu.
Tabii ki hiç kimsede bunların hepsinin olmasını beklemiyorum. Olamaz da zaten. Ki ben neyim ki ne istiyorum. Bu da başka bi faktör
Amaaaa
Bu özelliklerin çocuğuna sahip birine illa ki de aşık olucam diye de bi şey yok.....
Gönderen ecs zaman: 7/08/2011 07:40:00 ÖS 0 yorum
Pazartesi, Temmuz 04, 2011
Let's talk about sex baby!!
Küçükken hayallerim vardı be, umutlanırdım....
Şiir yazardım, tiyatro, müzikal yapardım, dans grubundaydım.
Şimdi bi öküz olup çıktım....
Gerçekten, TV karşısında göbek kaşıyan tiplerden biri olmam an meselesi.
Zaten hiç bir şeyin beni heyecanlandıramaması ayrı bi durum.
Aşk meşk de aramaz oldum artık. Daha doğrusu küçükken inanırdım da şimdi öyle bir dünya yok benim için.
Çünküüüüüü ;
Öncelikle bayağı bi bencil olduğumun farkına vardım. Bencilim ama kendi yaşamım açısından.
1)Tek başıma olmayı seviyorum. Yani her akşam mutlaka kendi başıma, etrafımda kimse olmadan geçirebileceğim en az 1 saat olmalı bence. O yüzden kimseyle paylaşamam bi yeri.
2)Ayrıca tek başıma uyumayı seviyorum. Böyle biri bana sarılıcakmış, öyle uyuycakmışız falan... Benlik değil sanki. Vallahi daral gelir bana. Ben küçükken bile ortada yatmayı sevmezdim. Kendime ait yastık ve yorganım olmalı, onlara sarılırım. Ayrıca ayağım mutlaka o yorganın altından çıkacak!!!!
3) Ayna karşısında dans edip şarkı söylemeyi seviyorum ve bunu rahatça yapabileceğim tek ortam yalnız olduğumda. Hem ben o ayna karşısında hayal de kuruyorum, kendine kendime konuşuyorum, hayal kurduklarımla konuşuyorum, tanışıyorum, kavga ediyorum. Ve her şey benim istediğim gibi oluyor... bu yüzden güzel
4) Anneme bile hesap vermezken, başka bir insana 'şuraya gidiyorum, şunu yapıyorum, şunlayım' diye hesap vericek olmak biraz ters bana. Ayrıca bu ilişki durumlarında illa ki kısıtlama getirmeler oluyor. Bir balık burcu kadını olarak özgürlük kısıtlanması ve ben... Yan yana duracak iki şey değil.
Ama yani yanımda biri olsa fena olmazdı di mi yani... Ne biliyim, insanın güvenebileceği, eve geldiğinde koltukta yanına oturup TV ya da fil izleyebileceği, beraber dondurma yiyebileceği, pazar sabahları beraber kahvaltı edip sonra gazete okuyabileceği biri olması güzel olurdu sanki....
Tabii öpüşüp, koklaşıp, beraber olmak da bunun kaymak cilası.....
İşte gerçekten bu konu en büyük derdim şu anda.
Biraz da beynime vurdu artık sanırım.
O derece ki zaman zaman beni korkutan, zaman zaman bana öğüt veren, yeri geldiğinde seviyeli bi ilişkimizin olduğu, git dediğimde gidebilen karabasanlarımdan biri bana tecavüz etti.
Nasıl ya? diyebilirsiniz ama evet oldu, hem de gündüz vakti.....
O kadar ki bi yerden sonra baktım sesim çığlığım çıkamıyor koyverdim gittim.
Nasıl bi sapıklık bu? diyebilirsiniz ama bu olayı gerçekten yaşadım.
O derece çaresiz bi boyuttayım...
Gönderen ecs zaman: 7/04/2011 06:25:00 ÖS 0 yorum
Pazar, Temmuz 03, 2011
Oh la la depression
Efendim ailecek depresyondayız....
Bu pazar günü annem ve ben ancak 12 de kalktık... saat 1 olduğunda ikimizde başka köşelerde kendimizi yatar halde bulduk... ve bütün gün hiç bi şey yapmadan öylece yattık.
Kuzenimin mezuniyet töreni olmasa kalkacağımızı da zannetmiyorum. Zaten ayıp olmıycağını bilsek hayatta kalkmazdık yerimizden.
Durumumuz bayağı kötü.
Açıkçası ben anneme git hap al dedim. Kendisi 'pasiflora içiyim' dedi ama cevabım 'kafana kimyasal girmeli' oldu. Hatta birazdan kendisine psikiyatri bölümü olan bi hastanenin linkini e-mail atıcam ki randevu alsın.
Aslında ben de başlamak istiyorum ama bi ay sonra buralarda olmıycağım düşünülürse o tarafta başlamam daha doğrusu. Hem oraya adapte olmama isteği hem de arkadaşlarımdan ailemden ayrılcak olmam depresif tarafımı iyice depreştiricek bu bi gerçek. Artık orada da insanlar benden hoşlanmazlarsa gerçekten çıkışı olmayan bi yola girebilirim. FYI.
Ama annemin acil çıkması lazım depresyondan. Çünkü daha önce girdiği olmuştu, çocuktum hatırlıyorum, bütün gün yatıyo evde, hiç bişi yapmıyo. Depresyon kaynağı işi ve gerizekalı beni amerikaya yollıycak diye işten de çıkmıyo.....
Gerzek, ' çocuğum çocuğum' diye diye kendi kalmıycak. Ki zaten bugünlerde iki lafından biri 'bakalım yarına kalır mıyım'... Hayır bilmiyo ki bende de suicidal düşünceler var... Ben onu düşünüyorum diye bu yola başkoymuyorum o gerzek o zaman beni hiç düşünmüyo..... Çok alındım.... Çekip gidicem sonra arkamdan çok ağlar....
Durumumuz feci yani....
EDIT: efendim depresyon nedenim kullandığım ilaçmış... Prospektüsü okuma zahmeti gösterince anladım.... Bırakıcam bakalım ne olucak..
Gönderen ecs zaman: 7/03/2011 07:38:00 ÖS 0 yorum
Perşembe, Haziran 30, 2011
Phoniness
Facebook taki fotoğraflarıma baktım
Çocukluk fotoğraflarıma baktım....
Hepsinde yüzümde kocaman bir gülümseme, gözlerimde sonsuz bir mutluluk, neşe ve huzur.
O kişi gerçekten ben miyim?
O fotoğraflara bakınca, kıskanıyorum orada gülümseyen insanı. Gözlerindeki o mutluluk beni daha da kederlere sokuyor.
Onu eskiden umduğu şeyleri hala umuyorken bulmak buruk bir gülümseme doğuruyor ama aynı zamanda kalbime minik bir ağrıyı da beraberinde getiriyor.
Ama hep beraber ummaya devam ediyoruz... O yüzden sahte olduğunu anlamasak da gülüyoruz.
Gönderen ecs zaman: 6/30/2011 08:41:00 ÖS 0 yorum
Etiketler: hayat
Cumartesi, Haziran 25, 2011
Anneeee!! Bitti!!!
Evet bitti,
üniversitedeki hayatım bitti
yani aslında bitmedi, ben öyle olmasını isterdim ama olamıyo, sadece lisans bitti şimdilik....
En dört gözle beklenen andı yıllarca... ama ben bütün gün hazırlanırken ufacık bi heyecan bile duymadım. Dopdolu amfinin önünde diplomamı almaya yürürken gayet normal bir ruh haliyle, gittim, yürüdüm, el sıktım, şekerimi aldım ve yerime döndüm. Beni en mutlandıran an sadece yerime dönerken kendimi şegül ün yanında bulmuş olduğum andı.....
Yani böyle gayet sıradan bi gündü benim için.
Galiba böyle olmasının tek nedeni içki içmemem olsa gerek......
Bugünlerde var ama bişiler ben de... bi ekstra memnuniyetsizlik, sıfır istek, sıfır farkındalık.... O kadar farkındasızlık ki amerikaya gitmeme sadece 6 hafta kaldı ve ben daha üzüntü ve endişe dair bişi hissetmeye başlamadım bile. Ya ben gerçekten gidicek miyim şimdi amerikaya??? Hem de böyle bir zamanda, arkadaşlıklarımın en sıkı olduğu bir anda.... Beni unuturlar mı ki acep??? Ben elbet döndüğümde her şey şimdi olduğu gibi olabilir mi ki????
Ve işte böyle bitti.... bi devri kapattım, kapatıyorum.
Ama hala depresif ecs yim. bunu değiştirebilene aşkolsun
Gönderen ecs zaman: 6/25/2011 08:04:00 ÖS 0 yorum
Salı, Haziran 21, 2011
Acaba????
Ben de sorun mu var????
İnsanlar bloglarını her yerde paylaşırken ben kimse bulmasın benim yazdıklarımı diye çırpınıyorum.
Hayır ben de istiyorum ne biliyim 30'dan fazla takipçim olsun ama yani niye herkes okusun ki benim yazdıklarımı. Ki zaten kimsenin okusa da umrunda olucağını zannetmiyorum o ayrı. Ben de pek sallamıyorum çünkü diğerlerininkini
ama işte orada bilmem kaç tane takipçi görmek insanın hafif çaplı bi ego tatmini yaşamasını sağlıyor. bööle 'vay anasını bu kadar insan merak ediyo ben napıyorum ne ediyorum' modunda oluyosunuz....
Tabii merak eder onların gözüne sokarsanız bloglarınızı. Her yeni yazı yazdığınızda postlarsanız bilimum yerlerden ederiz biz de takip.
bi de abi maşallahh herkesin bütün arkadaşları pek bi üretken... hepsinin blogu var. Benim yakın arkadaşlarımdan sadece 2 tanesinin blogu var. Bir başka 2 tanesinin facebook u yok, ayrıca bir grup yakın arkadaşım smartphone kullanmadıkları gibi neredeler, nereyi gezmişler diye check-in yapmayı bırakın, facebook a bile ayda yılda bir giriyolar, o statuslere hiçbişi bile yazılmadı o derece....
ama sizin, herkesin arkadaşları, hepsi hemen twitter a üye oldu, foursquare i anında çözdü, hepinizin blogları var, bööle entel, enteresan şeyleri paylaşıyosunuz.
Çok şanslısınız....
Ben twitter a üye olduğumda hiç bi arkadaşım üye bile olmadı şimdi hepsi birer hardcore twittercı... ( kızgınım onlara da)
-----ayrıca bu noktada kendimin ne kadar her yeni şeyi hemen takip ettiğimi söylerek böbürleniyorum. Farkındayım. Merak etmeyin-------
Şimdi bu noktadan sonra ne demek istediğimi ben de kaybettim ama durum şu...
Ben biraz eziğim kimse bn ne yazmışım ne yapmışım pek sallamıyo. Zaten pek enteresan şeyler de yazmıyorum. Öncelikle pek bi yetenek yok ayrıca biraz da zeki değilim...
sizleri kıskanmıyorum ama zannetmeyin o kadar çok takipçiniz olması hepsinin sizi sevdiğinden....
son not:
galiba PMS im. bu gece biraz fazla çemkirdim....
en son not: evet öyleymişim.... =D
Gönderen ecs zaman: 6/21/2011 07:24:00 ÖS 0 yorum
Don't go knocking on my door
Bana gelmeyin kardeşim .....
Hepinizi seviyorum ama sevgili arkadaşlarım lütfen gelmeyin bana bi daha 'yok sevgilimden ayrılcam, yok ayrıldım, ama barıştık biz' diye....
Seviyorum sizleri, bana sorunlarınızı anlatmanıza bişi dedim yok, başka kimi gelip anlatıcaksınız ki... ecs günün her anı her saati emrinizde
ama şunu bilin
sadece dinlerim ben
benden tavsiye beklemeyin, yorum beklemeyin....
öncelikle, ne dersem diyim yine kendi kafanızın (kalbinizin) dediğini yapıyosunuz ondan sonra pişkin pişkin yüzüme bakıyosunuz...
ayrıca sevgilileriniz öyle bi kötülüyosunuz ki biz de burada onlara gıcık olmaya başlıyoruz ondan sonra iki gün sonra tekrar karşıma çıkartıyosunuz nasıl davranıcağımı şaşırıyorum
sonra sakın yorum beklemeyin 'niye böööle yaptığğ ki şimdi' diye gelip.
bilmiyorum. Ben erkeklerin mantığını anlamıyorum. Zaten bilmiyorum. Tecrübe yok bişi yok. Bilmiyorum. yorum yok.
Ayrıca çok kızıyorum hepinize. Hepiniz ağzınıza sıçtırıp ondan sonra kuzu gibi 'erkekim benim' moduna giriyosunuz. Yapmayın gözünüzü seviyim. Bi sorun varsa ortada bunu görmezden gelmeyin, geçer belki demeyin. Geçtiğini gördünüz mü gerçekten??????
lütfen garantici olmayın bi de. Sevgilim olmadan yaşayamam demeyin. Bişiyi yalan yanlış yaşamak daha mı doğru sizce????
Artı erkekler size lafım var asıl. Hepiniz öküzsünüz ve lütfen lügatınızdan 'bilmiyorum' lafını kaldırın ve sorulara doğru düzgün cevap verin. Ayrıca 'sıkıldım' klişesinden fenalık geldi bana. Birini terk edicekseniz lütfen biraz erkek olun da 'ayrılalım' diyin. Olayları saçma bir sürece sokup üzmeyin arkadaşlarımı. Ayrıca biriyle ilişkinizi bitirdiğinizde, kızın ağzına sıçtıktan bi müddet sonra arayıp 'nasılsın? merak ettim' ya da 'ben seni bu kadar üzdüğümü bilmiyodum' demeyin.... Yaptığınız her şeyin farkındasınız. Kızların sizden uzun bi müddet vazgeçemiyceklerini bilmek sizi öyle bi moda sokmuş ki yaptığınız dansözlükle ne kadar az 'erkek' olduğunuzun farkında değilsiniz.
Ha benim arkadaşlarım da saf biraz o ayrı.... umarım -umarım- günün birinde arkadaşlarımdan biri içinizden birinden sonsuza kadar vaz geçer de öööle apışıp kalırsınız....
Sevgili arkadaşlarım ayrıca alışkanlıklardan vazgeçmek gerçekten zor. Tahmin ediyorum. Birine en baştan güvenmek, tüm benliğinizi açmak çok zor biliyorum. ama yani siz üzülürken ben de üzülüyorum burada....
Arkadaşlarım gerçekten böyle patladığım için üzgünüm ama benim ki de can. siz bi olaya üzülüyosunuz ben hepinizinkini sindirmeye çalışıyorum. ondan sonra 'barıştık biz' diye geliyosunuz.....
Bundan sonra tek yorumum
'Hımmm peki'
Kalpsizim biliyorum ....
Gönderen ecs zaman: 6/21/2011 07:01:00 ÖS 0 yorum
Etiketler: şikayet
Salı, Haziran 07, 2011
Back to black
Bütün gün dilimde hem de amy den daha iyi bence
Gönderen ecs zaman: 6/07/2011 03:52:00 ÖS 0 yorum
Cuma, Mayıs 06, 2011
Give me The Food!!!!
O kadar gaz değilim bu sefer ama içimdeki ses düzgün bir şekilde listeye uyacağımı söylüyor.
Ne listesi olduğu malum, ecs yine bir diyete başlıyor.
3 senedir diyet yapmıyodum o ayrı... Yine yıllardır gittiğim diyetisyenime gittim ve o yine diğerlerinden pek farklı olmayan bir liste verdi bana.
Tam 33 kilo yağ var vücüdumda ve 17 kilo da su.
Halen uyuşukluğum devam ediyor, spor falan yapmıyorum da uydun bugün listeye... ki zaten bugün başladım....
Şu iki ayda bi 10 kilo versem fena olmiycak...
Gönderen ecs zaman: 5/06/2011 05:10:00 ÖS 0 yorum
Perşembe, Şubat 24, 2011
J'attends
Gönderen ecs zaman: 2/24/2011 07:28:00 ÖS 0 yorum
Etiketler: beklemek
Perşembe, Şubat 17, 2011
I was born to.....
Ben çok yaparım bunu... Herhangi bir gün herhangi bir saatte bu salak düşünce gelir beni bulur...
'Ben burada n'apıyorum?'
Biraz cliché farkındayım, hayattaki varlığımızı sorgulamak, 'Neden, neden, neden' ler ve daha bir sürüsü...
Ben bu sorgulama işlemini yaparken elimde olmayarak kıyaslıyorum kendimi. Gerçekten benim gibi tembel, uyuşuk, asalak, iradesiz, hırssız bir insanın ne anlamı olabilir ki yaşaması için?
Sonuçta bu dünyada o kadar yetenekli insan var ki, yani onlar insansa ben neyim???? Her seyrettiğim tiyatro sonunda oyuncuları ayakta alkışlarken ağlıyorsam, severek dinlediğim şarkıcıların şarkılarını bağıra çağıra söyleyip konserlerine gidip deli gibi çığlık atmak istiyorsam, operada herkes sıkılırken ben o mükemmel sesleri ağzım açık dinliyorsam, kendimi keşkelerle avutup o dansçıların yerine koyuyorsam, gittiğim her şehirde bütün vaktimi müze müze gezip resimleri inceliyorsam, evet kendime dönüp şöyle bi bakıyorum.
Ve kendime şunu diyorum: ' O insanlar bu kadar yetenekliyken dostum sen, kim, ne, neler, nasıl, boşluk.....'
Bazıları doğuştan şanslı... Hani bazen kadere inanmıyorum diyorum ama bu kader değil de ne??? Ben ne kadar çalışırsam çalışayım hiç bir zaman mükemmel bir kulağım ve sesim olamıycak mesela... İşte bu noktada inanıyorum....
Ya da bazı şanslılar var diyelim, sırf anne babalarından kocalarından dolayı... TV programı yapan mı dersin, sırf parası olup alabildiği kıyafetler olduğu için modadan ahkam kesen mi dersin, incik boncuk yapıp satan mı dersin, eskiden tü tü tü ayıplanırken şimdi örnek anne olan mı dersin.... Ha işte bu da bunlardan var... Bunları görünce de şööle bi dönüyosun yine kendine.... Ben, ev, göbek, ama, para, o, bu, şu....
Bir de başka türlü şanslıları var... Para, şöhret, yetenek geçtim bunlar hayatta şanslı...
Daha biri bitmeden, öbür sevgiliyi bulanlar, aşık olmuş olanlar, sevilmiş olanlar, ne biliyim bööle karizması alımı olanlar böööle
Sonra işte soruyosun kendine, ben niye buradayım diye... Mutsuz olacaksan, bişi başaramıycaksan niye yer işgal ediyorsun değil mi????
Gönderen ecs zaman: 2/17/2011 06:51:00 ÖS 0 yorum
Salı, Şubat 08, 2011
Spain... Hay Amores =D
In my previous blogs, I've written my trips, which were to Paris, Chicago and New York. Frankly I don't want to copy-paste those memoirs but now I'll talk about my recent trip to Barcelona and Madrid.
This country Spain was a country that was on my list of 'places that I most want to see' and I was always saying that ' Oh, I don't want to die, without being able to see Spain'.
Well, to tell you the truth I wasn't really expecting much, it was a part of europe what can be different than other places. It turns out it isn't. It was Europe, both cities have huge parks, big avenues, great museums or cultural heritage. But it did really charmed me.
We started our trip from Barcelona, the city that all Turkish and Istanbuliots admire the most. It's a beautiful city I must admit. The buildings are awesome, all aesthetic. Of course one should thank Gaudi for making the city an attractive place.
The part that most Turkish like is the la Rambla. It's always been resembled to Istiklal Avenue, since it's crowded.
I didn't really find it much attractive. All right we walk and there're restaurants around but it wasn't as crowded as Beyoglu. And I don't maybe that I was with my mom and aunt but I didn't really see any bars or people that enjoy themselves crazily. La Rambl starts from Plaça de la Catalunya and end on Port Vell, where there's a big mall, and aquarium and the Colombus statue that show America.
As you walk down the street there's a Carrefour Express that's the busiest store in the street. It is cheap. and if you don't want to pay to eat in the restaurants you can do the same that we did. We are seafood freaks so every sort of sea product is sold canned. So we bought a lot of those, from mulls to squids, to pulpos... and also a loaf of baguette and 1,5 L Sangria from there; went to the seashore- pity that we didn't go to the beaches since everytime we re so tired of walking that we decided not to walk to Barcelonetta region where there are beaches-. We sat on a bank and ate all. Yummy.
Since I'm mentioning food, la Boqueria the market is worth mentioning. It also on the right hand side as you walk down la Rambla... Beautiful fruits, different kinds of fish products are just awesome.
Along side of la Rambla, we mostly spent out time on Paseig de Graçia, an avenue full of shops. Also two famous houses of Gaudi situate on the avenue. Casa Battlo and la pedrera or casa mila. Oh this avenue also begins from plaça de catalunya until aveguda diagonal. Which is also a shopping district- and every where in Barcelona is actually a shopping district- but much more luxurious.
Another important part of the city barri gotic, gotic quarter, which is actually has buildings from Roman time and a gotic cathedral. This quarter starts from plaça de catalunya- again- and it starts from the left parallel of la Rambla.
This city has 2 big parks- of that I've seen. one is parc citadel, which has the zoo and a big water fountain. And the most important one is Parc Güell where you can see whole Barcelona from above and the house of Gaudi. It's a nice pass-time place....
There's also a part called MontJüic, where the comtemporary catalunian art museum and olympic village situates. We didn't really see this part, just glimpses so I can't comment on anything.
Ok, before I start talking about Madrid, I realized that I forgot to mention the most important building of the city, of Gauidi. Which is La Sagrada Familia, The Holy Family cathedral, which is not yet finished as you know. Strange building.. =D
The transportation of course very practical in this city. I didn't use the metro but used the suburban train and the buses. The city is big- of course not compared to Istanbul- so if you don't want to get tired like we did, buy daily passes.
ok, Madrid.
I fell in love with this city...
It doesn't have a much exciting scenery like of Barcelona but I love Madrid. The basic reason is people actually. I don't maybe it's because that I spent the weekend over there and there was la noche en blanco- on which all museums and attractions were open to public until late at night around 3 and free- people of this city lives. I mean youth, old, families everyone is outside, no matter what the time is. =D
Ok, the most important part of this city is Puerta del sol. It's a piazza which has 8 connecting streets that represents the rays of the sun =D.
The piazza with all 8 streets that unites is full of people. All are crowded, full of people and bars. So in this city I saw people having fun....
Madrid is famous for its art museums. Such as Museo del Prado, Thyssen- Bornemisza, and Reina Sophia. I only had the chance to see Prado and one exhibition of Thyssen since I didn't have much time in Madrid. Awesome. You can see the Palacio real and the main cathedral of the city which is right next to the palace.
We spent a half day in Toledo, the historical capital of Spain. The streets in Toledo are like a labyrinth and sometimes following the signs is not enough. Get a map and everything then becomes partly easy, once you figure out where exactly you are.
In Madrid I love the Retiro Parque the most. It's huge, it has a lake in it, many buildings.... I did something that I can never do in Istanbul. I slept on a bench in the park and had a siesta. Hah, impossible in Turkey...
The Metro is easy but if you stay in the center there's no need to use it since every important part of the city is close to each other.
Madrid's most important avenue is Gran Via. Actually that's the only part I can consider as a shopping district. There are shops in puerta del sol too of course.
And one more great example of Madrid... I put a picture to show
On each street sign, which are made of tiles, there's the picture of the street or what's on the street. If it's someone's name then the picture of that person is there.... It's just so adorable.
El Corte Ingles: the most famous department store in Spain. It's in every city. But not much luxurious as Galleries La Fayette...
Museo del Jamon: It's the cheapest place where you can eat in Madrid. On the bar, the beer is 1 euro and the fried seafood is 11 euros. - on a restaurant you pay more of course. we paid around 50 euros in Barcelona-
Sangria: Ok, something you need to taste. Fruit juice mixed red wine with fruits... Yummy
Paella: Famous dish of spain. It actually originates in Valencia but you can eat it in everywhere in Spain. Mixed Seafood one is ofcourse my suggestion. It's basically a pilav with safran and other ingredients.
Flamenco: You can't return without watching Flamenco. Of course the best can be watched in Andalucia but it's a touristic attraction. We watched it in Barcelona in Palacio de Flamenco but I saw the adds of Ballet- Flamenco de Madrid and the tickets were cheap too.
English: Don't expect to communicate in English. Spaniards don't know english. Not even the numbers. So at least learn those when shopping. Thank god me and my mom did know a little bit of Spanish. But if you ask something they're helpful and they try to explain whatever you're asking in Spanish. Generally you understand it from body language.
Spain is cheap considering other parts of Europe, especially France. Because of my looks people generally thought I was Spanish, wish that I could understand them. And Catalans don't consider themselves as Spanish, for you to know.
Viva Espana!!!!
=D
Gönderen ecs zaman: 2/08/2011 07:51:00 ÖÖ 0 yorum
Odd-number Theory
Let's start the blog with "the odd- number theory"
It's a theory that I've came up with after spending much time with couples while as usual I was ( and still am) single.
Let's see the meaning of odd:
1-Not divisible by 2 without a remainder; not capable of being evenly paired, one unit with another
2-Different from what is usual or common; unusual; singular; peculiar; unique; strange.
3-Not paired with another, or remaining over after a pairing; without a mate; unmatched; single
Third definition strikes us all right? I mean all the single people in the world; and that's what my theory is all about.
As a single person you're an odd number. "1". You can't be paired. And let's say some friends invited you to dine. Wow... you realize that you're the third wheel...again an odd number "3"...
Let's exaggerate the situation and say that 2 couples are asking you to go out with them... haha you're the 5th person in that. Do I need to remind you characteristics of that number.
Ok....if it goes on like this you'll be the 7th or 9th person in the table, movie, party, whatever....
So here it comes...
You're not only a person that is odd numbered by being single you're also an odd subject by being surrounded by couples. A strange or unidenfied present being (UPB)
And after being surrounded by that many couple which also show your oddness in not being able to be paired.
Gönderen ecs zaman: 2/08/2011 07:50:00 ÖÖ 0 yorum
Etiketler: odd-number, yalnızlık

