Gerçekten bazıları hep ışığı bulabiliyolar bense tam tünelden kafamı çıkarıcağımı umarken, çıkabiliceğimi zannederken, karanlığa geri dönmüş buluyorum kendimi...
Işık korkutmuyo değil hani... Karanlığa o kadar alışmışım ki....
Ama o ufak ışık hüzmesi biraz da olsa heyecanlandırıyo insanı, uzun mahkumiyetten kurtuluşu temsil ediyo..
Bi yandan da korkutuyo işte... O hüzme ufaktan kavuşulunabilicek aydınlığın gözlerimi yakacağını, canımı acıtıcağını da hissettiriyor.
Bu yüzden aslında karanlıkta kalıyor olmam daha güvenli sanki... Kendime ait bir habitatım var sonuçta..
Ama eninde sonunda insan ışığa da alışabilir di mi???
Keşke bana da uğrasa arada bir.... En azından bir kere... Ben yine karanlığa dönmeye razıyım
Perşembe, Eylül 29, 2011
Işığı görmeden...
Gönderen ecs zaman: 9/29/2011 07:35:00 ÖS 0 yorum
Pazartesi, Eylül 26, 2011
Killing me softly!!!
Geçen gün olabilicek en tatlı intihar sahnesini seyrettim....
Ferzan Özpetek'in Mine Vaganti filmini seyretmemiştim, hardcore Özpetek fan ı arkadaşlarım da çok fazla muhabbetini yapıyolardı etrafımda ama yine de bu güne kadar seyretmemiştim. Sanki bu film diğer filmlerden farklı geldi bana...
Tamam yine 'gay' teması var ama bu sefer, aile dışındaki 'aile' teması yoktu... Ailenin kendisi vardı her ne kadar arzulanan olmasa da...
Ve yine geçmişten gelen bir anı... La finestra di fronte de 'Historia de un amor' ile geçmişte bulmak kendimi çok hoşuma gitmişti...
Neden bilinmez bu filmlerde büyük anne ve babaların hep en anlayışlı karakterler olması biraz gerçekçi gelmiyor bana ama hikayedeki en sevilen karakter olmaktan kaçamıyorlar bu yüzden. Belki geçmişteki hikayelerini delicesine merak etmek de onlara olan ilgiyi arttırıyor, onları giderek sevdiriyordur... Ama Mine Vaganti'deki babaannenin bakışlarında vardı bi şi, galiba yaşlanınca gözlerimde görmek istediğim dinginlik, huzur, eksik kalmamışlık hissi onda vardı, her ne kadar eksik kalmışlık, yaşanmamışlıkları olsa bile...
İşte bu kadın gördüğüm en tatlı intihar sahnesinin baş kahramanıydı... Bütün intiharlar keyifsizdir diye düşünürdüm.. Uyku hapı almak en huzurlusu sanırdım ama filmdeki o sahne beni yanılttı... Babaanne bir şeker hastasıydı ve ölmek için yapması gereken bütün o harika görünümlü tatlıları, pastaları, macaronları, eclairleri yemekti ve o da bütün bunları tarif edilmez bir iştahla yaptı.... Makyajını yapıp, ilk tatlıyı ağzına aldığı an ne yapmaya çalıştığını anladığımda (her zaman olduğu gibi) hunharca ağladım. Ama öldüğü için değil, ölmeye bu kadar tatlı, bu kadar huzurlu ve muzurca bir şekilde gittiği için... Belki bu yüzden kıskandım da...
Şu an öyle düşüncelerim yok ama bence dünyanın en tatlı intihar biçimi...
Bütün filmin en çarpıcı sahnesi buydu...
Ama bence Özpetek'in en dokunan filmi 'Saturno Contro' . En çok o ağlattı beni çünkü... ya da ben öyle hatırlıyorum...Ama en başarılı soundtrack 'La finestra di fronte' ye ait... 'Gocci de memoria' kadar başarılı bi şarkı olmayabilir soundtrack olarak...
Onun dışında Abi karakterini oynayan Alessandro Preziosi yi görmek iyi geldi. 'Elisa di Rivombrosa'nın yakışıklı Kont Fabrizio su... Ama şunu da gördüm herkese renkli göz yakışmıyo... Kahverengi olsaydı daha anlamlı olabilecek o kadar çok göz var ki... ( alessandro preziosi için demiyorum bunu). AAA bi de babaannenin kayınbiraderi neydi öyle yahu.... İtalyan erkekleri gerçekten bayağı hoş olabiliyosunuz....
Bilmiyorum ama sanki bütün İtalyan filmlerinde süper bi sıcaklık ve içtenlik var... Sırf o masadaki büyük yemek ziyafeti ve şaraptan dolayı...
Bu şarap olayı Fransız filmlerinde de var ama kasvetli bi hava yaratmaktan kaçınamıyor. Guillaume Canet'in 'Les petits mouchoirs' ını seyrettim 'Mine Vaganti' den önce. Orada da arkaşdaşlık, büyük sofra, şarap... ı-ıh kesinlikle aynı değil... ( Her ne kadar herkes beni bi francophone olarak tabir etse de) İtalyanlar bu sıcak ortamı yaratmayı iyi biliyor... Ve keşke her günüm böyle olsaydı diyorsun..İster ailen, ister arkadaşların olsun büyük sofralar hep güzel benim için....
A bu arada nihayet bi liquor store a gidip şarap alabildim... İlk kadehimi güzel bir yemeğe saklıyorum sadece..
Mine Vaganti, Saturno Contro ve La finestra di fronte nin soundtracklerini paylaşıyım bari... Hepsi birbirinden güzel =D
bunu Raoul Bova lı paylaştım... Filmdeki gözlüklü halini tercih ediyorum tabii ki yine de =D
Gönderen ecs zaman: 9/26/2011 02:39:00 ÖÖ 0 yorum
Etiketler: Ferzan Özpetek, intihar, La finestra di fronte, Mine Vaganti, Saturno Contro
Cumartesi, Eylül 03, 2011
You've been on my mind... I grow fonder every day...
Platonik aşk... derin mevzu... şahsen bu konuda bayağı bi deneyimim var diyebiliyorum... Yazabilirim bişiler...
Durum basit.. Birini görürsün, çoğu zaman görürsün, hatta belki tanıyosundur, yanı başındadır, belki de alakanız yoktur.... ama işte aşık olmuşsundur...
Buraya kadar normal, olayın can alıcı tarafı karşı tarafın bunu bilmemesi. Bazen anlayabiliyorlar, çok belli edersen, ama bir başka can alıcı tarafı bu aşkını genelde itiraf edememen...
Hayatımın büyük bir evresini, belki de şu anki evresini de böyle geçiriyorum.
İşin sırrı: " Beyin bedava!!!"
Alpha male imizi tanımadığımızı varsaydığımız durumları ele alırsak, nasıl aşık oluruz bu kişiye? Kafamızda o kişinin nasıl biri olduğunu düşünürüz, daha doğrusu nasıl olmasını istediğimiz kişiyi yaratırız... Sonra hayal kurmaya başlarız. İlk tanışmayı, ilk randevuyu, ilk öpüşmeyi koklaşmayı... Olayı daha dramatik ve sulu romantik moda çevirmek istersek, onun da kendimize platonik aşık olduğu senaryolarla devam ederiz. Olaya biraz gerçeklik katmak için kavga ederiz, hayal kırıklıkları koyarız ama hayal ya adam sonra yalvara yalvara salya sümük kapımıza döner, afferederiz falan.... Aaaaa derken bi bakmışız aşık olmuşuz... Sonrası kötü... Benim gibi saplantılıysanız ara ara hala düşünüyor olabilirsiniz bu alpha male i....
Diyelim tanıdığınız yakın olduğunuz biri...Bu durumda aşık olma olayı daha normal. Sonuçta nedir, neyin nesidir, ne sever, ne sevmez sonuçta biliyosun, görüyosun falan. Ya ama bu durum daha vahim. Adam dibinde, ama biliyosun yani anlıyosun hareketlerinden falan sana karşı bişi hissetmiyo, kankasısın... Daha da kötüsü başkasına aşık oluyo, başkasıyla beraber oluyo falan her şeye tanık oluyosun....Burada platonikleşme durumu korkudan dolayı gelişiyor. Sonuçta bu alphacığımıza açılsak, işin ucunda arkadaşlığı falan kaybetme riski, bir daha görememe riski var. Bundan korkunca da böyle platonik platonik devam ediliyor. Ha yine kafanda kuruyosun hayaller... O da sana aşıkmış, açılamıyomuş aynı korkular babında falan...Olur...
İlk durumda adam hakkında hiç bişi bilmediğimiz zamanlar geride kaldı tabii... Zamanında yonjayla falan başladı, hi5 derken facebook, twitter çıktı... O yüzden biraz da olsa fikrimiz oluyor... Hey gidi hey, çocuğun adını öğrenicez diye arkadaşlarının ismini söylemelerini falan beklemeler, takip etmeler, radarları hep açık tutmak, kaçamak kaçamak bakmak, o da orada olur falan diye teneffüste koşa koşa bahçeye, kantine inmek...
Dediğim gibi beyin bedava... Her şey içinizde, o minicik beyninizde... aslında mantıken beyinlen bişi yapıyo olmak mantık göstergesidir ama ben bunu çürüttüm işte....
Yıllar içinde insan akıllanıcağını düşünüyor di mi? Benim durumumda böyle bişi söz konusu değil. Bunun nedeni gerçek bir ilişki nasıl olur hiç bilmiyorum....Utangaç, çekingen biriyim tamam gidip yanaşamıyorum insanlara, hadi hiç flörtöz de değilim de ama kardeşim bir allahın kulu yanaşmadı yanıma... Yeni insanlarla tanışma konusunda sıfırım, o kadar sıkıcıyım ki zaten hak veriyorum bazen.... Bazen de o kadar güzel arkadaşım arasından ilgiyi ilk çeken ben olamadım hiç...
Neyse söylenme bölümünü geçelim, yıllardır bu durumu değiştiremedik, öz güven yerlerde, erkeklere güven de yerlerde falan.... Hayat ecs ye böyle yazılmış, naapalım... Durum böyle olunca 'les amours imaginaires' takılıyoruz...
Bu durumda kötü, çok kötü, öyle böyle değil, bayağı kötü .... pek tavsiye etmem
ama
şöyle güzel bi yanı var bence...
Böyle kendini çok süper kötü hissettiğin anlarda platonik bebişinle her şey çok güzelmiş gibi hayallerine sığınıyosun, bazen çok uzun süre kaptırıyosun ama güzel oluyo...
Ya da diyelim gerçek bir ilişkin var ama çok süper gitmiyo, şimdi sen bu adamı gerçekte tanımıyosun ya, o ömür boyu senin istediğin kişi olabilir, yani kötü giden bişi olduğunda devreye onu sokuyosun.... Onunla hep mutlu oluyosun
Galiba bu noktada bana doktor tavsiyesi verebilirsiniz... Ben de kabul ediyorum....
Gönderen ecs zaman: 9/03/2011 11:24:00 ÖS 0 yorum