Pazartesi, Eylül 26, 2011

Killing me softly!!!

Geçen gün olabilicek en tatlı intihar sahnesini seyrettim....

Ferzan Özpetek'in Mine Vaganti filmini seyretmemiştim, hardcore Özpetek fan ı arkadaşlarım da çok fazla muhabbetini yapıyolardı etrafımda ama yine de bu güne kadar seyretmemiştim. Sanki bu film diğer filmlerden farklı geldi bana...
Tamam  yine 'gay' teması var ama bu sefer, aile dışındaki 'aile' teması yoktu... Ailenin kendisi vardı her ne kadar arzulanan olmasa da...

Ve yine geçmişten gelen bir anı... La finestra di fronte de 'Historia de un amor' ile geçmişte bulmak kendimi çok hoşuma gitmişti...

Neden bilinmez bu filmlerde büyük anne ve babaların hep en anlayışlı karakterler olması biraz gerçekçi gelmiyor bana ama hikayedeki en sevilen karakter olmaktan kaçamıyorlar bu yüzden. Belki geçmişteki hikayelerini delicesine merak etmek de onlara olan ilgiyi arttırıyor, onları giderek sevdiriyordur... Ama Mine Vaganti'deki babaannenin bakışlarında vardı bi şi, galiba yaşlanınca  gözlerimde görmek istediğim dinginlik, huzur, eksik kalmamışlık hissi onda vardı, her ne kadar eksik kalmışlık, yaşanmamışlıkları olsa bile...

İşte bu kadın gördüğüm en tatlı intihar sahnesinin baş kahramanıydı... Bütün intiharlar keyifsizdir diye düşünürdüm.. Uyku hapı almak en huzurlusu sanırdım ama filmdeki o sahne beni yanılttı... Babaanne bir şeker hastasıydı ve ölmek için yapması gereken bütün o harika görünümlü tatlıları, pastaları, macaronları, eclairleri yemekti ve  o da bütün bunları tarif edilmez bir iştahla yaptı.... Makyajını yapıp, ilk tatlıyı ağzına aldığı an ne yapmaya çalıştığını anladığımda (her zaman olduğu gibi) hunharca ağladım. Ama öldüğü için değil, ölmeye bu kadar tatlı, bu kadar huzurlu ve muzurca bir şekilde gittiği için... Belki bu yüzden kıskandım da...

Şu an öyle düşüncelerim yok ama bence dünyanın en tatlı intihar biçimi...

Bütün filmin en çarpıcı sahnesi buydu...

Ama bence Özpetek'in en dokunan filmi 'Saturno Contro' . En çok o ağlattı beni çünkü... ya da ben öyle hatırlıyorum...Ama en başarılı soundtrack 'La finestra di fronte' ye ait... 'Gocci de memoria' kadar başarılı bi şarkı olmayabilir soundtrack olarak...

Onun dışında Abi karakterini oynayan Alessandro Preziosi yi görmek iyi geldi. 'Elisa di Rivombrosa'nın yakışıklı Kont Fabrizio su... Ama şunu da gördüm herkese renkli göz yakışmıyo...  Kahverengi olsaydı daha anlamlı olabilecek o kadar çok göz var ki... ( alessandro preziosi için demiyorum bunu). AAA bi de babaannenin kayınbiraderi neydi öyle yahu.... İtalyan erkekleri gerçekten bayağı hoş olabiliyosunuz....

Bilmiyorum ama sanki bütün İtalyan filmlerinde süper bi sıcaklık ve içtenlik var... Sırf o masadaki büyük yemek ziyafeti ve şaraptan dolayı...
Bu şarap olayı Fransız filmlerinde de var ama kasvetli bi hava yaratmaktan kaçınamıyor. Guillaume Canet'in 'Les petits mouchoirs' ını seyrettim 'Mine Vaganti' den önce. Orada da arkaşdaşlık, büyük sofra, şarap... ı-ıh kesinlikle aynı değil... ( Her ne kadar herkes beni bi francophone olarak tabir etse de) İtalyanlar bu sıcak ortamı yaratmayı iyi biliyor... Ve keşke her günüm böyle olsaydı diyorsun..İster ailen, ister arkadaşların olsun büyük sofralar hep güzel benim için....

A bu arada nihayet bi liquor store a gidip şarap alabildim... İlk kadehimi güzel bir yemeğe saklıyorum sadece..

Mine Vaganti, Saturno Contro ve La finestra di fronte nin soundtracklerini paylaşıyım bari... Hepsi birbirinden güzel =D





bunu Raoul Bova lı paylaştım... Filmdeki gözlüklü halini tercih ediyorum tabii ki yine de =D


0 Comments: